Sessizliğin Tadı: Yalnız Yemek Yemenin Şiiri
…Yalnız yiyen birini de böyle izlerim bazen kafeden — o tabağa nasıl baktığına, kaşığı ne hızda tuttuğuna, telefonunu açıp kapattığına. Çoğu zaman şunu görürüm: insan, yalnız yediğinde gerçekten yer. Başka bir şey değil. Sadece yer. Yalnız yemenin sana verdiği şeyler var ki, kalabalık bir sofra asla veremez: Yemeğin gerçek tadını duyarsın — sohbet değil, soğan. Gerçekten karamelize olmuş mu, değil mi? Hızını kendin belirlersin. Kimse seni "devam et, bekliyorum" bakışlarıyla yutmaz. Aklından geçenleri izlersin — bir tür yavaş akan, sessiz iç sinema. Yüzünü beğenmediğin biriyle sosyal nezaket gereği gülümsemek zorunda kalmazsın. Ve en önemlisi: kendinle müzakere edersin. "Tatlı mı alsam?" sorusunu sadece vicdanınla tartışırsın. Vicdan genellikle kaybeder, bu da güzel bir şeydir. Tabii yalnız yemek her an şiir gibi hissettirmez. Bazen sadece üzücüdür — ve bu da tamam. Her şeyin her…
Kaybolmuş Bir Şehri Hatırlamak: Kolektif Bellek
…kazmasından henüz çıkmıştı. Tesadüf değil. Kolektif bellek nasıl işler? İşte benim anladığım kadarıyla: Bir grup insan aynı yerde aynı şeyi yaşarsa, o anı birlikte taşır — bireysel arşivlerin toplamından fazlası. O yer yok olunca bellek havada kalır, kökü kesik bir ağaç gibi. Bir süre yaşar, sonra solar. Fotoğraflar ve hikâyeler belleği ayakta tutar — ama bu protez bir hafızadır. Gerçeğin yerini tutmaz, sadece iz bırakır. Yeni nesil o belleği miras alır ama hissetmez — bilir, ama bilmek hissetmek değildir. Bu ikisi arasındaki mesafe bazen bir kuşak, bazen bir hayattır. İstanbul'u düşün. Rumların gittiği Pera'yı, Ermenilerin izleri silinen Maraş'ı, Yahudilerin sessizce boşalttığı Balat sokaklarını. O şehirler coğrafi olarak hâlâ orada duruyor — ama kim kaldı ki o belleği tutsun? Bir kısmı fotoğraflarda, bir kısmı anılarda, bir kısmı da tamamen yok oldu gitti. Kimse araştırıp da…
Yas Tutmayı Unutan Bir Çağda Kayıp Olmak
…çok şey için yas tutar — ya da tutması gerekir: Bitmiş bir ilişki (özellikle yavaş yavaş soğuyanlar, patlamayla bitenlerden çok daha derin yaralar açar) Olmayan bir gelecek (o hayal ettiğin hayat, o "ya olsaydı"lar) Kaybedilen bir sağlık, bir beden, bir kapasite Artık konuşamadığın biri — bazen ölmeden önce de kaybedilir insanlar Küçükken inanılan bir şey, bir masumiyet, bir güvenlik hissi Bunların hepsi kayıp. Ve her kayıp, bir yas hakkı doğurur. Ama biz bu hakkı kullanmıyoruz — çünkü kimse bize kullanabileceğimizi söylemiyor. (Ya da söylüyor ama hemen arkasından "ama hayat devam ediyor" ekliyor, sanki bu iki cümle bir arada var olabilirmiş gibi.) Elisabeth Kübler-Ross'un yas evrelerini bilirsin belki: inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabul. Güzel bir şema. Ama şu an yaşadığımız çağda bu evrelerin arasına bir altıncı evre girdi: erteleme. Hissetmeyi daha sonraya bırak, şu an işin…
Unutulan Bir Sanat: Dinlemek Üzerine Kısa Bir İtiraf
…oluyor ama.) Portre çizerken fark ettim bunu aslında. Bir yüzü çizmek için önce bakmak gerekiyor — gerçekten bakmak. Gözünü kısıp "burun şöyle, kaş böyle" diye taramak değil bu. O insanın yüzündeki yorgunluğu, direnci, saklamaya çalıştığı kırgınlığı görmek. Bakış ile dinleyiş aynı şey aslında, sadece farklı duyularla yapılıyor. İkisinde de ortada durmak zorundasın — kendin değil, karşındaki. Peki neden bu kadar zorlaştı? Birkaç ihtimalim var: Hız: Her şey hızlandı. Podcast'ler 1.5x hızda dinleniyor. İnsanları da aynı hızda "tüketmeye" başladık. Gürültü: Konuşmak ücretsiz, dikkat pahalı. Herkes konuşuyor çünkü konuşmak kolay. Dinlemek çaba istiyor. Ego: "Ben de" diye başlayan cümleler, merkezin her zaman biz olduğumuz küçük krallıklar kuruyor. Zararsız görünüyor ama birikirler. Alışkanlık: Kimse bize öğretmedi. Okullarda konuşmayı, yazmayı, okumayı öğrettiler. Dinlemeyi değil. (Bu…
Kaybolmak İçin Gidilen Yer: Kütüphaneler Üzerine
…"artık her şey online" diyorlar. Doğru. Ama şunu da söyleyelim: Ekranın önünde oturduğunda algoritma sana ne okuyacağını fısıldar. Kütüphanede bir rafın önünde durduğunda hiç beklemediğin bir kitap sana bakar. O bakış karşılıklıdır — sen kitabı seçersin, kitap da seni seçer. Bu serendipity'yi, bu tesadüflü buluşmayı hiçbir öneri motoru veremez. Almanya'da yaşadığım yıllarda fark ettim ki orada kütüphane bir hak meselesi. Herkes için, parasız, ısıtmalı, temiz tuvaletli. Yaşlı adam köşede gazete okuyor, genç anne çocuğuyla resimli kitap inceliyor, evsiz biri koltuğa yaslanmış uyukluyor. Kimse onu kaldırmıyor. Çünkü o da buraya ait. Kütüphaneler böyle yerler olduğunda şehir insan yüzü kazanır. (Türkiye'deki bazı kütüphaneler de böyle, bazıları değil — bu bir itiraf, bir suçlama değil.) Portre çizdiğimde insanların yüzlerindeki o "bitti mi, gidebilir miyim" ifadesini bilirim. Sabırsız…
Sessizliğin Tadı: Bir Yemeği Yalnız Yemek Üzerine
…susarsın. Ve susunca, o iç ses — bilirsin, hep ertelediğin o ses — konuşmaya başlar. "Nasıl gidiyor?" diye sorar. Gerçekten. Ve o soruyu cevaplamak bazen çok zor gelir. Spotify açmak daha kolay. Ben çizim yaparken de buna benzer bir şey yaşarım. Portre çizerken model susar, ben susurum, kalem konuşur. O sessizlikte bir yüzün içindeki yorgunluğu fark edersin — ki o yorgunluğu gürültüde hiç göremezsin. Yalnız yemekte de aynı şey olur: yiyeceğin gerçekten ne olduğunu ancak o sessizlikte fark edersin. Mesela çorbayı düşün. Kalabalık masada çorba bir başlangıçtır, konuşmanın gecikmesidir. Yalnız içtiğinde ise bambaşkadır — sıcaklığını hissedersin, tuzunu, midenin ona nasıl "ah" dediğini. (Bunu bir keresinde arkadaşıma anlattım, "kardeşim doktor mu olman lazım bunun için?" dedi. Haklı da sayılır, ama değil.) Yalnız yemek yemenin sana kazandırdıkları şunlardır: Yavaş yersin — çünkü sohbetle…
Harita Yok, GPS Yok: Sezginin Rehberliğinde Yolculuk
…bekliyor. El hareket ediyor. Bilinç sonradan geliyor. Tablo bitmeden önce zihin anlamaya çalışıyor ama el çoktan karar vermiş. Bu ne? Teknik mi? Deneyim mi? Belki. Ama ben buna "eğitilmiş sezgi" diyorum — yıllar içinde ellere sinmiş bir hafıza. Alet değişir, el değişmez derken bunu kastediyorum zaten. Peki günlük hayatta? Bir şehirde kaybolduğunda ne yaparsın? Telefonuna bakarsın, değil mi? Harita açarsın, rota hesaplarsın. Tamam, makul. Ama şunu da sor kendine: Hiç telefonu cebe koyup sadece yürüdün mü? Sadece burnun nereye çekiyorsa oraya? Bir sokak güzel göründüyse girdin mi içine? Kaybolmak, aslında şunu öğretiyor: Sezgiye güvenmemek kültürel bir hastalık bence. Özellikle şu son birkaç yüzyıldır — ölçülmeyen şeye inanma, kanıtlanmayanı kabul etme gibi bir dayatma var. Güzel bir şey bu, yanlış anlaşılmasın. Bilim harika. Ama bilimin ölçemediği şeyler de var. Bir insanın…

