‹ Geri

Sessizliğin Tadı: Yalnız Yemek Yemenin Şiiri

Sessizliğin Tadı: Yalnız Yemek Yemenin Şiiri

Restoranda tek kişilik masa istediğinde garsonun yüzündeki o ifadeyi hiç fark ettin mi? Yarım saniyelik, neredeyse gizlenmiş ama kesinlikle orada olan bir şey — acıma mı, merak mı, yoksa "ah, zavallı" mı, tam anlayamazsın. İşte tam o anda şunu söylemek istiyorum sana: o garsonun yüzündeki ifade senin sorunun değil, onun sorunudur.

Yalnız yemek yemek, modern hayatın en yanlış anlaşılmış eylemlerinden biridir. Sanki bir ceza gibi sunulur bize — film sahnelerinde yalnız yiyen adam ya aldatılmıştır ya işten çıkarılmıştır ya da katildir. (Katil de olabilirsin tabii, seni tanımıyorum.) Ama hiçbir senaryo şunu yazmaz: adam hayatından o kadar memnundur ki, bu öğle yemeğini tek başına yemeyi bilinçli olarak seçmiştir.

Japon kültüründe "ohitorisama" diye bir kavram var. Tek başına, ama onurla. Tek başına yemek yemek, tek başına sinemaya gitmek, tek başına bar taburesine oturup bira içmek — bunların hepsi normal, hatta saygın kabul edilir. Garip olan yalnızlık değil, yalnızlığı garip bulmaktır.

Ben bir portreyi çizerken o insanın yüzüne bakarım, ama önce yüke bakarım. Yalnız yiyen birini de böyle izlerim bazen kafeden — o tabağa nasıl baktığına, kaşığı ne hızda tuttuğuna, telefonunu açıp kapattığına. Çoğu zaman şunu görürüm: insan, yalnız yediğinde gerçekten yer. Başka bir şey değil. Sadece yer.

Yalnız yemenin sana verdiği şeyler var ki, kalabalık bir sofra asla veremez:

  • Yemeğin gerçek tadını duyarsın — sohbet değil, soğan. Gerçekten karamelize olmuş mu, değil mi?
  • Hızını kendin belirlersin. Kimse seni "devam et, bekliyorum" bakışlarıyla yutmaz.
  • Aklından geçenleri izlersin — bir tür yavaş akan, sessiz iç sinema.
  • Yüzünü beğenmediğin biriyle sosyal nezaket gereği gülümsemek zorunda kalmazsın.
  • Ve en önemlisi: kendinle müzakere edersin. "Tatlı mı alsam?" sorusunu sadece vicdanınla tartışırsın. Vicdan genellikle kaybeder, bu da güzel bir şeydir.

Tabii yalnız yemek her an şiir gibi hissettirmez. Bazen sadece üzücüdür — ve bu da tamam. Her şeyin her zaman anlam taşıması gerekmiyor. Bazen bir kase çorbanın karşısında oturup kaybolmak, kaybolmanın en zararsız biçimidir. Bunu küçümseyenlere şunu söylerim: siz ne zamandır kendinizle bu kadar uzun süre baş başa kaldınız ki?

Dünyanın pek çok mutfak geleneğinde aslında yalnız yeme ritüelleri vardır — Japon kaiseki'nin kimi servislerinde sessizlik bir kuraldır, bazı Akdeniz manastır mutfaklarında öğle yemeği duayla değil, mutlak sessizlikle açılır. Ses yok, lafıgüzaf yok; sadece ekmek, zeytinyağı ve kendinle olan o tuhaf hesaplaşma.

Şunu biliyorum: en güzel sohbetleri bazen hiç konuşmadan yaparsın. Tabağının karşısında, çatalın sesi dışında ses yokken, aklın sana söyleyeceklerini söyler. Bazen önemli şeyler. Bazen saçma şeyler. (Genellikle ikisi aynı şeydir.)

Bir dahaki sefere restoranda "sadece ben" dediğinde, garsona bak — o ifadeyi gördüğünde gülümse. Kibarca, ama güçlü bir gülümsemeyle. Çünkü sen orada bir trajedi değil, bir tercih olarak oturuyorsun.

Ve bu fark, her şeyi değiştirir.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

‹ Geri