Sevdiğim Sanatçılar serisinde bugün İnanç Konukçu'yu çizdim.
…bir şey almayacağım. Ama bu bilmemek beni rahatsız etmiyor, tersine ilgimi çekiyor. Hakkında bu kadar az şey bildiğim biri, sözleriyle değil işiyle ortada duruyor olabilir. Belki bu sessizlik bir tercihtir, belki değildir. Bilemiyorum. Yine de bence boş beleş bir insan, kendini bu kadar az ortaya koyup bu kadar akılda kalamaz.Onu izlerken bende bir sahicilik duygusu uyanıyor. Bence oyunculukta en zor şey, oynadığını belli etmemek. Onda oyunculuğu fark etmiyorum, sadece inanıyorum.Ama ekran bir oyuncunun yalnızca bir kısmını gösterir. Kamera yaklaşır, kurgu araya girer, sahne gerekirse yeniden çekilir. Tiyatroda bunların hiçbiri yok. Perde açıldığında ya olur ya olmaz. Bu yüzden bir oyuncunun gerçekte nasıl biri olduğunu görmek için onu sahnede izlemek gerektiğini düşünüyorum. Canlı performansın enerjisi ayrı bir şey. Karşındaki insanla aynı havayı soluyorsun ve hiçbir şey sonradan…
Etiketsiz Adam, Etiketsiz Kadın: İoanna Kuçuradi
…tuhaf bir şey söyleyeceğim: Kuçuradi'yi anlatmanın en iyi yolu, onun hiç yapmadığı şeylere bakmaktır.Slogan atmaz. Slogan, düşünmenin kısaltılmış ve kurutulmuş halidir; o ise kurutmadan önce suyun nereden geldiğini sorar. Kalabalığa seslenip alkış toplamaya çalışmaz. Kavramı keskinleştirmeye çalışır, çünkü bulanık bir kavramla yapılan iyilik de bulanık olur. Kolay teselli sunmaz. "Herkesin hakkı var" demek rahatlatıcıdır, ama "peki hak dediğin şey tam olarak nedir ve kime karşı?" demek rahatsız edicidir. O ikincisini seçti.Bir de şu var: Türkiye gibi bir ülkede felsefeyi kurumsal bir ev sahibine kavuşturmak, hele ki bunu uluslararası bir sahnede temsil edebilecek bir ciddiyetle yapmak, kimsenin alkışlamadığı bir iştir. Bu iş, bir bahçıvanın işine benzer. Tohumu atarsınız, sonuç on yıllar sonra çıkar, çoğu zaman da başkası toplar. Türkiye Felsefe Kurumu'nun kuruluşundan uluslararası…
Bir Baharat Kavanozu Açıldığında Zaman Durur: Kimyon Meselesi
…garam masala'nın kalbinde, Fas'ta harissa'nın ruhunda. Bir tane tohum, dört kıta, yüzlerce tarif. Kimyon diplomattır aslında — hiçbir kültürle kavga etmez, hepsine uyum sağlar, ama kendi karakterinden asla vazgeçmez. Bize benzemesi gereken şey belki de insanlar değil, baharatlardır. Peki nedir kimyonu kimyon yapan? O keskin, hafif acımsı, toprak kokan aroma nereden geliyor? Cevap: Cuminaldehit. Kimyonun uçucu yağındaki bu bileşen, burnuna girdiği anda beyinde bir alarm zili çalar. "Dikkat, lezzet geliyor" alarmı. Ve bu alarm binlerce yıldır değişmemiş. Firavunun burnuna ne yaptıysa, senin burnuna da onu yapıyor. Eşitlikçi bir molekül. Ama bir şey var ki çoğu insan yanlış yapıyor — kimyonu doğrudan yemeğe atıyorlar. Dur. Önce kuru tavada, kısık ateşte, otuz saniye kavur. Sadece otuz saniye. O otuz saniyede tohum kendi yağını salar, aroma katlanır, mutfak bir anda Urfa'ya döner.…
Bir Çizginin Ömrü: Silgiye Direnen Kalem İzleri Üzerine
…kalmıyor. Temiz. Steril. Kusursuz. Ve tam da bu yüzden bazen ruhsuz. (Hep değil, bazen. Dijitalciler hemen ateş etmesin, siperden konuşuyorum.) Ama kağıtta? Kağıtta her hata bir katman. Her silme bir palimpsest. Ortaçağ keşişleri parşömeni kazıyıp üstüne yeni metin yazarlardı — buna palimpsest deniyor. Ama altındaki metin tamamen yok olmazdı. Yüzyıllar sonra bilim insanları ultraviyole ışıkla altındaki yazıyı çıkardılar. Çizim de böyle bir şey aslında. Senin çizimin, tüm hataların ve geri dönüşlerinle birlikte bir arkeolojik kazı alanı. Peki bu neden önemli? Çünkü biz hata ile ilişkimizi yanlış kuruyoruz — sadece sanatta değil, hayatta da. Bir hatayı "silmek" istiyoruz. Olmamış saymak istiyoruz. Ama kağıt gibi hafızamız da o izleri tutuyor. Ve belki de bizi biz yapan tam olarak o izler. Silgiye direnen çizgilerin bize öğrettiği birkaç şey: Hata, sürecin kendisidir. Doğru çizgiyi…
Bir Ayakkabının Çıkardığı Ses: Kaldırım Taşlarının Hafızası
…Holokost'ta katledilen insanların son yaşadıkları evin önüne, kaldırıma gömülü minik pirinç levhalar. Üstünde isim, doğum tarihi, ölüm yeri yazıyor. Sen yürüyorsun, gözün takılıyor, tökezliyorsun — fiziksel değil, zihinsel olarak. Bir an duruyorsun. İşte o an, o kaldırım taşı görevini yapmış oluyor. (Bazen düşünüyorum: biz insanlar anıtlara yukarı bakarak mı hatırlamalıyız, yoksa aşağıya eğilerek mi? Demnig "aşağıya" demiş. Bence haklı. Tevazu hep aşağıda.) İstanbul'un kaldırımları başka bir hikâye anlatır. Beyoğlu'ndaki tramvay raylarının arasındaki taşlar, Karaköy'ün yokuşundaki kaygan bazalt, Balat'ın yamuk yumuk sokakları — her biri ayrı bir ses çıkarır ayağının altında. Topuklu ayakkabıyla Beyoğlu'nda yürüyen kadının çıkardığı ritim, başlı başına bir müzik aletidir. Şehir sana eşlik eder. Peki neden her yer asfalta gömüldü? Cevap basit ve acı: Hız: Asfalt dökmek, taş dizmeye göre…
Bir Taşın Yüzündeki Alfabe: Mezar Taşları Okumak
…hayat, gül kadın mezarı. Bir semboller sözlüğü yatıyor orada. Boşluklar: Yazılmayanlar en az yazılanlar kadar konuşur. Soyadı olmayan taşlar 1934 öncesine işaret eder mesela. Yön: Hangi yöne bakıyor? Bu bile bir inanç haritası çıkarır. Ben portrelerde yüzlerin çizgilerini okurum ya, mezar taşlarında da aynı şeyi yapıyorum aslında. Bir insanın alnındaki kırışıklık nasıl onlarca yılın özeti ise, taştaki aşınma da öyle. Yağmur, rüzgâr, asit yağmuru — doğa kendi kalemini kullanıyor ve o kalem acımasız. Yüz yıl önce kazılmış bir isim bugün neredeyse silinmiş olabiliyor. Zaman, taşı bile sansürler. İstanbul'un Karacaahmet'inde yürümek başlı başına bir tarih dersi. Ama steril bir ders değil, hani böyle göğsüne oturan cinsten. Yan yana duran iki taş: biri görkemli, altın varaklı, uzun lakaplı; diğeri avuç içi kadar, sadece "Fatma" yazıyor. İkisinin de toprağın altındaki durumu aynı. Taş,…

Nubar Terziyan: Bir Gülen Yüzün Ardındaki Derin Adam
…Tiyatroyla başladığı sahne hayatı onu Türk sinemasının en sevilen karakterlerinden biri yapacaktı. Onlarca yıl boyunca komşu, esnaf, orta halli adam, kurnaz ama iyi kalpli dost rollerinde göründü perdede. Güldürdü, güldürürken düşündürdü.Oyunculuğunun sırrı buydu zaten: Nubar Terziyan hiçbir zaman yabancı görünmedi. Türkçeyi en saf İstanbul aksanıyla, en doğal şakasıyla konuştu. Mahallenin adamıydı, herkesin komşusu, herkesin akrabası… Ama tam da bu “herkesin adamı” olma hali, kimi zaman en ağır yükü taşımasına sebep oldu.Bir toplumda “görünmez” kalabilmek bazen en büyük marifet sayılır. Nubar Terziyan görünmezliği reddetti ama bunu sesini yükselterek değil, var olmayı sürdürerek yaptı. Ermeni olduğu biliniyordu, hiç saklamadı. Ne var ki Türkiye’nin siyasi iklimi her dönem ona aynı rahatı tanımadı.1955 İstanbul Pogromu’nun gölgesi, pek çok Ermeni gibi onu da derinden sarstı.…
