Hiç aklın tam anlamıyla susmak istediği bir an yaşadın mı? Yani şu hesap-kitap makinesi gibi çalışan, "ama ya şöyle olursa", "peki ya böyle?" diye durmaksızın dönen o beyin — bir dakika, sadece bir dakika sessiz kalsın istediğin an. Ben yaşıyorum. Sık sık. Ve her seferinde fark ediyorum ki o sessizlikte bir şey konuşmaya başlıyor. Adını koymak güç. İnsanlar buna "sezgi" diyor, ben "o his" diyorum — çünkü isim vermek bazen öldürür.
Sezgi hakkında çok konuşulur, az güvenilir. "İçinden ne diyorsa yap" denilir, ama tam yapacaksın ki birisi çıkar, "ama mantıklı düşün" der. (Mantıklı düşünmek bazen çok pahalıya patlar, onu da söyleyelim.) Sanki sezgi ve mantık birbirinin düşmanıymış gibi davranıyoruz. Oysa bence ikisi de aynı evin farklı odaları. Biri düzenli, biri biraz dağınık — ama ikisi de senin evin.
Ben bir şeyi çizerken bunu çok net hissediyorum. Kağıt önümde, kalem elimde. Bazen ne çizeceğimi bilmiyorum. Bilmemek korkutucu değil aslında — bilmemenin içinde bir şey kaynıyor, bekliyor. El hareket ediyor. Bilinç sonradan geliyor. Tablo bitmeden önce zihin anlamaya çalışıyor ama el çoktan karar vermiş. Bu ne? Teknik mi? Deneyim mi? Belki. Ama ben buna "eğitilmiş sezgi" diyorum — yıllar içinde ellere sinmiş bir hafıza. Alet değişir, el değişmez derken bunu kastediyorum zaten.
Peki günlük hayatta? Bir şehirde kaybolduğunda ne yaparsın? Telefonuna bakarsın, değil mi? Harita açarsın, rota hesaplarsın. Tamam, makul. Ama şunu da sor kendine: Hiç telefonu cebe koyup sadece yürüdün mü? Sadece burnun nereye çekiyorsa oraya? Bir sokak güzel göründüyse girdin mi içine?
Kaybolmak, aslında şunu öğretiyor:
Sezgiye güvenmemek kültürel bir hastalık bence. Özellikle şu son birkaç yüzyıldır — ölçülmeyen şeye inanma, kanıtlanmayanı kabul etme gibi bir dayatma var. Güzel bir şey bu, yanlış anlaşılmasın. Bilim harika. Ama bilimin ölçemediği şeyler de var. Bir insanın yüzüne baktığında hissettiklerin. Bir kapıdan geçerken içinde beliren "buraya girme" sesi. Ya da tam tersine, mantığın "git" demesine rağmen ayaklarının durması.
O ayakların durması anı — işte orada bir şey vardır. Muhtemelen bir hafıza. Muhtemelen bir deneyim. Belki de sadece yorgunluk. Ama bazen, sadece bazen, o durma anı seni bir felaketten korur. Bunu istatistikle kanıtlayamazsın. Sadece bilirsin.
Ben portreleri çizerken önce yükü görürüm dedim ya — işte o yükü görmek de sezgiyle olur. Gözüm teknik ayrıntılara bakarken bir yerde başka bir şey çalışıyor. O insanın ne taşıdığını, nasıl yorulduğunu, hangi sevinci sakladığını fark eden bir şey. Bunu öğretmedim kendime. Sadece kapıyı açık bıraktım.
Sen de bir kapı aç bazen. Haritayı koy bir kenara. Telefonu sustur. Ayaklarına sor nereye gideceklerini. Cevap vermeyebilirler hemen — ama er ya da geç hareket ederler. Ve o hareket, çoğunlukla doğru yöne döner.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.Demirhan.
