Sana bir şey soracağım ve dürüst cevap ver: Büyüdüğün mahallenin köşesindeki o binayı — sarı badanalı, alt katı eczane, üst katı hiç kimse bilmez ne vardı — hâlâ rüyanda görüyor musun? Çünkü ben görüyorum. Ve o bina yıkılalı belki yirmi yıl oldu.
Şehirler yıkılır. Bu bir haber değil, bu bir alışkanlık. Betonun ömrü insandan kısa bazen, bazen de insanın sabrından kısa. Bir sabah uyanırsın, o bina yok. Yerine ne gelmiş? Cam, çelik, rezidans. "Kentsel dönüşüm" diyorlar. Ben buna kentsel unutuş diyorum — ama bu benim sorunum, şimdilik.
Asıl mesele şu: O bina sadece taş ve harç değildi. Orada senin ilk düşüşün vardı — bisikletten, aşktan, ya da ikisinden birden. Orası senin aklında bir koordinattı. Şimdi o koordinat boşlukta asılı kalıyor, altında zemin yok.
Psikologlar buna "mekân kaybı yasası" der. (Hayır, öyle bir şey yok, ben uydurdum. Ama olmalıydı.) Aslında sosyologlar şunu söylüyor: İnsanlar sadece bireylerin değil, toplulukların hatırasına da sahiptir. Buna "kolektif bellek" deniyor — Maurice Halbwachs 1920'lerde bunu formüle etti, o da Paris'te yaşıyordu, Paris de o zamanlar Haussmann'ın kazmasından henüz çıkmıştı. Tesadüf değil.
Kolektif bellek nasıl işler? İşte benim anladığım kadarıyla:
- Bir grup insan aynı yerde aynı şeyi yaşarsa, o anı birlikte taşır — bireysel arşivlerin toplamından fazlası.
- O yer yok olunca bellek havada kalır, kökü kesik bir ağaç gibi. Bir süre yaşar, sonra solar.
- Fotoğraflar ve hikâyeler belleği ayakta tutar — ama bu protez bir hafızadır. Gerçeğin yerini tutmaz, sadece iz bırakır.
- Yeni nesil o belleği miras alır ama hissetmez — bilir, ama bilmek hissetmek değildir. Bu ikisi arasındaki mesafe bazen bir kuşak, bazen bir hayattır.
İstanbul'u düşün. Rumların gittiği Pera'yı, Ermenilerin izleri silinen Maraş'ı, Yahudilerin sessizce boşalttığı Balat sokaklarını. O şehirler coğrafi olarak hâlâ orada duruyor — ama kim kaldı ki o belleği tutsun? Bir kısmı fotoğraflarda, bir kısmı anılarda, bir kısmı da tamamen yok oldu gitti. Kimse araştırıp da bulamıyor artık. (Ve bu, üzücü olmaktan öte, korkunçtur.)
Şimdi Almanya'ya bakayım — kırk yıldır bu ülkede de iz bırakmış insanlar var. Türkler, Yunanlar, İtalyanlar, sonradan gelenler. Onların da mahalle belleği var: Frankfurt'un o lokantası, Berlin'in o bakkalı, Köln'ün o camisi. Yıkılınca ne olacak? Torunları o köşeyi gösterebilecek mi? Yoksa sadece "büyükbabam buralarda bir yerlerde çalışırmış" mi diyecekler, belirsiz bir el hareketi yaparak?
Ben portre çiziyorum. Kırk yıldır. Ve şunu fark ettim: Bir yüzü çizmek, bir mekânı çizmek gibidir. Her ikisinde de önce yükü görürsün, sonra hatları. Her ikisi de zamanla değişir. Her ikisi de bir gün yok olur — ama çizilmişse, bir yerde durur.
Belki kolektif belleğin en sağlam biçimi çizimdir, yazıdır, sestir. Bir bina yıkılır. Ama onu gören birinin elinden geçmişse, o bina hâlâ bir yerde ayaktadır. Senin aklında. Benim kağıdımda. Onun şiirinde.
Yıkılan her şeyin yasını tutmak zorunda değiliz. Ama hatırlamak bir seçimdir — ve bu seçimi yapmamak da bir şey söyler bize hakkımızda.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.
