Şunu sormam lazım: En son ne zaman bir kütüphaneye girdin ve çıkmak istemedin? Yani "işim bitti, gideyim" değil — "burada bir dakika daha kalayım çünkü dışarısı çok gürültülü ve ben burada nefes alabiliyorum" dediğin o an.
Kütüphaneler hakkında yanlış bir şey öğrettiler bize. "Sessiz olun" dediler, sanki kütüphanenin asıl meselesi suskunlukmuş gibi. Hayır. Kütüphanenin meselesi başka türlü bir ses. Orada bir uğultu var — on binlerce insanın yazıp bitirdiği, düşünüp tükendiği, umutlanıp vazgeçtiği şeylerin toplu varlığından çıkan bir ses bu. Kulakla değil, deriple duyulur.
Ben ilk kez fark ettim bunu, küçük bir kasabada, yağmurlu bir öğleden sonra. Yanımda para yoktu, içeri girecek başka bir yer yoktu. Kütüphaneye daldım. Bir rafın önünde durdum ve şunu düşündüm: Bu adamlar hepsini yazdı. Hepsi öldü. Ama buradalar. O gün sekiz yaşındaydım ve ölümlülük üzerine ilk derin düşüncem buydu. Teşekkür ederim, kasaba kütüphanesi.
Şimdi kütüphaneler farklı bir baskıyla karşı karşıya. "Dijitalleşme" diyorlar, "artık her şey online" diyorlar. Doğru. Ama şunu da söyleyelim:
- Ekranın önünde oturduğunda algoritma sana ne okuyacağını fısıldar.
- Kütüphanede bir rafın önünde durduğunda hiç beklemediğin bir kitap sana bakar.
- O bakış karşılıklıdır — sen kitabı seçersin, kitap da seni seçer.
- Bu serendipity'yi, bu tesadüflü buluşmayı hiçbir öneri motoru veremez.
Almanya'da yaşadığım yıllarda fark ettim ki orada kütüphane bir hak meselesi. Herkes için, parasız, ısıtmalı, temiz tuvaletli. Yaşlı adam köşede gazete okuyor, genç anne çocuğuyla resimli kitap inceliyor, evsiz biri koltuğa yaslanmış uyukluyor. Kimse onu kaldırmıyor. Çünkü o da buraya ait. Kütüphaneler böyle yerler olduğunda şehir insan yüzü kazanır. (Türkiye'deki bazı kütüphaneler de böyle, bazıları değil — bu bir itiraf, bir suçlama değil.)
Portre çizdiğimde insanların yüzlerindeki o "bitti mi, gidebilir miyim" ifadesini bilirim. Sabırsız bir varlık insanoğlu. Ama kütüphanede o ifade değişir. İnsanlar orada zamansızlaşır. Bir kitabın sayfaları arasında kaybolunca saatin ilerlediğini unutursun — bu çok nadir yaşanan bir şey, ve bu yüzden değerli.
Teknoloji eleştirisi yapmıyorum burada, anlaşalım. E-kitap güzel, sesli kitap güzel, PDF güzel. Ama kütüphanede olan şey fiziksel bir deneyimin çok ötesinde. Orada kolektif bir dikkat birikimi var. Yüzlerce insan o mekânda düşünmüş, ağlamış, not almış, uyumuş. Bu enerji duvarlara işler. Mistik konuşmuyorum — basit bir gözlem bu.
Eğer yakınında bir kütüphane varsa ve uzun süredir gitmediysen, bu hafta içinde on dakikalığına uğra. Hiçbir şey okumak zorunda değilsin. Sadece bir rafın önünde dur. Bir kitabın sırtındaki yazıyı oku. Sonra bir sonrakini. Bak bakalım ne olacak.
İddia ediyorum: On dakika planlarken iki saat sonra çıkacaksın. Ve çıkarken biraz daha hafif olacaksın — içine aldığın şeylerden değil, bıraktıklarından.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
