Sana bir şey soracağım ve dürüstçe cevapla: En son ne zaman gerçekten yas tuttun? Yani öyle telefonu bir kenara koyarak, sosyal medyayı kapatarak, bir şeyin — ya da birinin — artık olmadığına izin vererek. Sadece oturup "gitti" diyerek.
Çoğumuz hatırlamıyoruz. Çünkü hatırlamaya fırsat bulamıyoruz.
Şöyle düşün: biri ölüyor, üç gün izin alıyorsun (eğer işveren anlayışlıysa), bir cenaze töreni geçiyor, taziyeler geliyor-gidiyor, bir akraba "hayat devam ediyor" diyor, başka bir akraba "güçlü ol" diyor — ve sen de güçlü olmaya çalışıyorsun. Sanki yas bir zayıflıkmış gibi. Sanki hüzün bir arızaymış gibi, bir an önce tamirciye götürülmesi gereken.
Oysa yas, insanlığın en kadim pratiğidir. Neandertallerin bile ölülerini çiçeklerle gömdüğü söylenir — belki efsanedir, belki değildir, ama o imgeden bir şey öğrenilebilir: ilkel dediğimiz insanlar, kaybı ritüelle onurlandırmayı biliyordu. Biz, çok daha "gelişmiş" insanlar, LinkedIn'de "zor bir dönemden geçiyorum ama öğrendiklerimi paylaşmak istedim" diyoruz.
Yas meselesi yalnızca ölümle ilgili değil, bu önemli. İnsan pek çok şey için yas tutar — ya da tutması gerekir:
- Bitmiş bir ilişki (özellikle yavaş yavaş soğuyanlar, patlamayla bitenlerden çok daha derin yaralar açar)
- Olmayan bir gelecek (o hayal ettiğin hayat, o "ya olsaydı"lar)
- Kaybedilen bir sağlık, bir beden, bir kapasite
- Artık konuşamadığın biri — bazen ölmeden önce de kaybedilir insanlar
- Küçükken inanılan bir şey, bir masumiyet, bir güvenlik hissi
Bunların hepsi kayıp. Ve her kayıp, bir yas hakkı doğurur. Ama biz bu hakkı kullanmıyoruz — çünkü kimse bize kullanabileceğimizi söylemiyor. (Ya da söylüyor ama hemen arkasından "ama hayat devam ediyor" ekliyor, sanki bu iki cümle bir arada var olabilirmiş gibi.)
Elisabeth Kübler-Ross'un yas evrelerini bilirsin belki: inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabul. Güzel bir şema. Ama şu an yaşadığımız çağda bu evrelerin arasına bir altıncı evre girdi: erteleme. Hissetmeyi daha sonraya bırak, şu an işin var, randevun var, içeriğin var, bildirimler geliyor.
Ve "daha sonra" hiç gelmiyor.
Peki bu ertelenmiş yaslar nereye gidiyor? Yanıt acı ama basit: gitmiyorlar. Birikirler. Beden bir yerden konuşur — bazen kronik yorgunluk olarak, bazen patlamalar olarak, bazen de tuhaf bir boşluk hissi olarak ki ne olduğunu bile açıklayamazsın. "İyiyim ama iyi değilim" diyorsun — işte o, birikmiş yas konuşuyordur büyük ihtimalle.
Bir portreyi çizerken bazen modelin yüzünde değil, omuzlarında bir şey görürsün. Omuzlar yas taşır. Gözler saklayabilir, ağız gülümseyebilir — ama omuzlar unutmaz. O yükü kalemle yakalamak istediğinde önce ona bakmak gerekir. İnsanı çizmeden önce insanı görmek gerekir. Ve görmek, zaman ister.
Yasın da zamanı vardır. O zaman verilmezse, yas seni bulur — elbet bir gün, elbet bir yerde, en beklemediğin anda. Bir şarkıda, bir koku da, bir yabancının yüzünde.
Belki en büyük cesaret, "dur bir dakika, ben burada hüzünlüyüm" diyebilmektir. Güçlü olmadan. Hızlı toparlanmadan. Sadece hissederek.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
