
Sana bir şey soracağım ve cevabını düşünmeni istiyorum: Sekiz kollu, üç kalpli, mavi kanlı, kemikten yoksun bir varlığın sana satranç öğretebileceğine inanır mısın? Çoğu insan “hayır” der. Çoğu insan yanılır.
Ahtapotlar beni uzun süredir rahatsız ediyor. (İyi anlamda. Beni iyi anlamda rahatsız eden şeylerin listesi kısadır, ama ahtapotlar o listede üst sıralarda yer alır.) Bir portreyi çizerken insanın gözlerine bakarım — orada bir şey ararım, tarif etmesi güç bir şey. Derinlik mi deseniz, ağırlık mı bilinmez. Ama bir ahtapotun gözüne baktığınızda da aynı şeyi görüyorsunuz. Hem tanıdık, hem bambaşka. Hem burada, hem çok uzakta.
Ve bu tesadüf değil.
Zekâ neden hep omurgalıların tekelindeymiş gibi anlatılır?
Biyoloji derslerinde bize şunu öğrettiler: evrim bir piramittir, tepede insan vardır. Sonra maymunlar, sonra memeliler, sonra kuşlar, derken balıklar… Ve en altta, sessiz sedasız, “ilkel” ilan edilmiş yumuşakçalar. Mürekkep saçan, kaya diplerinde sürünen, marketlerde kilo kilo satılan yaratıklar.
Ama şunu biliyor musun? Ahtapot, omurgasız hayvanlar arasında belgelenmiş en karmaşık zekâya sahip canlıdır. Ve bu zekâ, bizimkinden tamamen farklı bir evrimsel yolda gelişti. Yani evren, zekâyı iki kez icat etti. Bir kez bizim tarafımızda, bir kez de denizin dibinde. Bağımsız olarak. Birbirinden habersiz.
Bu beni her düşündüğümde hafifçe baş döndürüyor.
Sayılar biraz kafayı karıştırıyor
- Ahtapotun yaklaşık 500 milyon nöronu vardır — bir köpeğe yakın.
- Bu nöronların yalnızca üçte biri beyindedir. Geri kalanı? Kollarında. Her kol, beyinden bağımsız olarak düşünüp hareket edebilir.
- Üç kalpleri var: biri vücuda kan pompalar, ikisi solungaçlara özel.
- Kanları mavi — hemoglobin yerine hemosiyamin kullanıyorlar, soğuk ve derin sularda oksijeni daha iyi taşıyor.
- Ortalama ömürleri 1-2 yıl. Bu kadar kısa bir ömürde bu kadar şey öğreniyorlar.
Şimdi dur bir saniye. Bir köpek zekâsına sahip, sekiz kolunun her biri bağımsız düşünebilen, iki yıl yaşayan bir varlık. Öğrendiği her şeyi yavrusuna aktaramıyor çünkü çoğu tür yumurtalarından sonra ölüyor. Yani her nesil sıfırdan başlıyor. Yine de zeki. Yine de çözüyor, keşfediyor, oynuyor.
Bu bana çok şey anlatıyor. İnsanlığın “birikim sayesinde ilerliyoruz” tezine nazikçe bir itiraz gibi.
Laboratuvardaki ahtapot hikayeleri
Bilim insanları ahtapotlarla yıllardır çalışıyor ve her deneyde biraz daha şaşırıyor. Birkaç belgelenmiş örnek:
- Bir ahtapot, akvaryumunda gece bakıcıları gidince havuzdan çıkıp komşu tankta avlanmış, sonra yerine dönmüş. Haftalarca kimse anlayamamış.
- Farklı insanları tanıyorlar. Kendisine kötü davranan araştırmacıya mürekkep fırlatan, iyi davrananın elini “tutan” vakalar var.
- Kavanoz açabiliyorlar. İlk seferinde biraz zorlansalar da bir dahaki seferinde çok daha hızlı çözüyorlar.
- Oyun oynuyorlar — işlevsel amacı olmayan, sadece merak ve eğlence için. Bu, zekânın önemli bir göstergesi sayılıyor.
Ve renk körlüğü olduklarına dair güçlü kanıtlar var. Yani gözlerindeki reseptörler rengi ayırt edemiyor. Ama deri renkleri inanılmaz detaylarda değişiyor — çevrelerini taklit ediyorlar, duygu belirtiyor olabilirler, belki iletişim kuruyorlar. Renk göremeyen bir varlık, rengi bu kadar ustalıkla kullanıyor. (Bunu ilk öğrendiğimde yarım saat yerimde oturdum. Bazen gerçeklik, kurgusal romanlardan daha tuhaf.)
Peki ya yalnızlık?
Ahtapotların büyük çoğunluğu yalnız yaşar. Çiftleşme dışında bir araya gelmezler. Sosyal bağ kurmazlar. Kültür aktarmazlar. Kolektif bir hafıza yoktur aralarında.
Ve bu beni en çok düşündüren kısım.
Bizim zekâmız büyük ölçüde sosyal baskıyla gelişti deniyor — birlikte avlanmak, iletişim kurmak, hiyerarşi oluşturmak, iş birliği yapmak. Ahtapotun zekâsı ise bunların hiçbiri olmadan evrildi. Saf, kişisel, içe dönük bir zekâ bu. Dünyayı çözmeye çalışan ama kimseyle paylaşamayan bir zihin.
Bazen bazı insanları çizerken aynı şeyi hissediyorum. İçinde dev bir dünya olan, ama o dünyayı dışarıya çıkaracak dili bulamayan insanlar. Ahtapotlar bana onları hatırlatıyor. Derinlerde, yalnız, parlak.
Sonuç değil, bir kapı aralığı
Ahtapotu anlamaya çalışmak, aslında zekânın ne olduğunu yeniden sormak demek. Dil olmadan zekâ olur mu? Aktarım olmadan bilgi olur mu? Sosyallik olmadan bilinç olur mu?
Bu soruların cevabını bilmiyorum. Ama ahtapot, cevabın sandığımızdan çok daha geniş bir yelpazeye yayıldığını gösteriyor. Belki zekâ bir varış noktası değil, evrenin farklı köşelerinde farklı biçimlerde tutuşan bir kıvılcım.
Ve o kıvılcımı, okyanusun dibinde, sekiz kolunu bir kaya yarığına çekmiş, gözleri dışarıya bakan bir varlıkta görmek… Bu benim için hiçbir müze deneyimiyle kıyaslanamayacak bir şey.
Bir dahaki sefere deniz ürünleri restoranının önünden geçerken, akvaryumdaki ahtapota biraz daha dikkatli bak. O da seni inceliyor. Ve muhtemelen seni ben kadar merak ediyor.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
