
Sana bir soru soracağım ve dürüst cevap ver: Hayatında seni en çok ağlatan şey neydi? Bir ayrılık mı, bir kayıp mı, yoksa yıllar sonra karşına çıkan o mercimek çorbası mı? (Evet, üçüncü seçenek de geçerli. Mahkeme yok burada.)
Geçen hafta küçük bir mutfakta, büyükannemden öğrendiğim bir tarifi yapmaya çalışırken bir şey oldu. Soğanları kavurdum, salçayı attım, baharatlar tencereye inince odada tuhaf bir şey belirdi. Bir koku. Ve o koku beni, hiç planlamadan, 1987’ye gönderdi. Linoleum zeminli bir mutfağa. Radyodan Zeki Müren çıkıyordu. Büyükannem bana “Defolup git şuradan” diyordu, ben de gitmiyordum. (Demek ki erken yaştan itibaren sınır tanımama eğilimim vardı.)
Ağlamadım, demedim. Ağladım. Hem de soğanları çoktan çekmiştim ocaktan.
Burun, beynin en kısa yoludur.
Bilim bunu yıllardır söylüyor ama biz yine de şaşırıyoruz. Koku alma duyusu, beynin duygusal bellek merkezi olan amigdala ve uzun dönem belleği yöneten hipokampüs ile doğrudan bağlantılıdır. Diğer duyular — görme, dokunma, işitme — önce talamustan geçer, orada bir nevi pasaport kontrolünden geçirilir. Koku geçmez. Koku sınırdan kaçar, doğruca içeri dalar. Bu yüzden annenin tavuk suyunun kokusu seni iki saniyede 8 yaşına döndürüyor ama annenin fotoğrafını görmek bazen o kadar ani çalışmıyor.
Fransız yazar Marcel Proust bunu romanında inanılmaz bir şekilde anlatmıştı. Islak madlene bisküvisi çayda ıslanıyor ve anlatıcı başka bir zamana, başka bir hayata geçiyor. Proust bunu felsefi bir keşif olarak kurguladı. Ben ise aynı şeyi bir Pazar sabahı, kazara yaptım ve üstüne bir de yaktım tencereyi. (Proust’un avantajı oturarak yazmasıydı.)
Neden “annenin yemeği” farklıdır?
Şimdi şunu merak ediyorsundur: Aynı tarifi, aynı malzemelerle, aynı gramajda yapsan, neden annenizkinin tadı çıkmıyor? Bu soruyu birçok şeften duydum, birçok büyükanne torununa anlattı, birçok insan yalnız mutfağında fark etti.
Cevap şu: Yemek, sadece malzemelerden oluşmuyor. Yemek, bağlamdan oluşuyor.
- Hangi ellerin dokunduğu (ve o eller seni ne kadar sevdi)
- Çevredeki sesler — çay bardaklarının tıkırtısı, sokaktan gelen çocuk sesi, televizyondan haber müziği
- Sofranın kurulma şekli — örtü mi, muşamba mı, kim nereye oturdu
- Açlık seviyesi (çocukken her şey daha nefisti çünkü metabolizma da seni seviyor ve kandırıyordu)
- Ve en önemlisi: O anın henüz kaybolmamış olması
Beyin bu bağlamın tamamını bir paket olarak kaydediyor. Sen sadece yemeği hatırladığını sanıyorsun ama aslında o örtüyü, o sesi, o güveni hatırlıyorsun. Yemek sadece anahtardır; kasa onun çok ötesindedir.
Göç eden insanlarla konuştuğumda hep bu çıkıyor. Almanya’da, Fransa’da, Amerika’da yıllarca yaşamış insanlar — evlerinde en çok neyi özlediklerini sorduğunda ilk cevap “aile” oluyor, hemen ardından bir yemek geliyor. Bazen sıra değişiyor. (Bu onları kötü insan yapmıyor. Bu onları insan yapıyor.)
Peki ya tarif değişirse?
İşte asıl kıvılcım burası. Sen yıllar sonra o yemeği yapıyorsun. Büyükannemin tarifi diyorsun. Ama büyükannen de tarifi büyükanneden almıştı. O da bir başkasından. Ve her el bir şey ekledi, bir şey çıkardı. Kimyasal değil, duygusal bir mutasyon bu. Yani o “orijinal” dediğin tarif hiçbir zaman tek bir noktada durmadı. Sürekli aktı.
Bunu fark ettiğinde iki şey olabilir: Ya üzülürsün — “O tarif kayboldu” diye. Ya da özgürleşirsin — “O tarif benimle devam ediyor” diye.
Ben ikincisini seçiyorum. Hem seçmek zorundayım çünkü büyükannem gramaj yazmıyordu. “Biraz tuz” diyordu. “Biraz” ne kadar büyük bir kelimedir, farkında mısın? Bir ömür sürebilir “biraz”.
Mutfak, zamanın büküldüğü yerdir.
Portreleri çizerken önce insanın yükünü görürüm, dedim bir yerde. Mutfakta da aynı şey olur. Bir tencereye bakarken içindeki malzemeyi değil, o yemeği kimin için yaptığını, o etin hangi pazardan alındığını, o baharatın hangi çekmecede saklı durduğunu görürüm. Lezzet, bir arkeoloji sahasıdır. Kazmaya devam edersen her tabakta başka bir hikâye çıkar.
Ve bazen o hikâye güzel değildir. Bazı yemekler travmaya bağlıdır. Bazı kokular seni iyi bir yere değil, kötü bir döneme götürür. Bu da gerçektir ve bu da hafızanın dürüstlüğüdür. Beyin seçmiyor — kayıt ediyor. Bunun üstüne, gerekirse terapi de dahil, çalışmak gerekiyor. Ama bu başka bir yazı.
Bugünkü yazı şu: Bir yemeği severek yaptığında, onu sadece bugün için değil, birinin geleceği için de yapıyorsun. 30 yıl sonra biri bir tencere kavururken senin ellerini hatırlayacak. Bu sorumluluk mu? Belki. Ama aynı zamanda inanılmaz bir armağan.
Öyleyse bugün mutfağa girdiğinde biraz daha yavaş ol. Soğanları kavururken bir an dur. O kokuyu bilerek içine çek. Zira sen şu an, farkında olmadan, birinin nostaljisini pişiriyorsun.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
