Gastronomi

Üzüntü Neden Tatlıyı Çağırır: Duygusal Yeme

Söyle bana — en son ne zaman gerçekten aç olduğun için yedin?

Yani mideni dinledin, mide guruldadı, sen de kalktın ve yemek yedin. O kadar. Basit, ilkel, hayvansal. Ne zaman oldu bu? Çünkü çoğumuz için yemek çoktan bu kadar basit bir şey olmaktan çıktı. Biz artık açlıktan değil, öfkeden, hüzünden, sıkıntıdan, yalnızlıktan yiyoruz. Patrondan azar işitince o dolmadan aldığımız yarım kilo çikolata bardağı aklına gelsin. Evet, o.

Buna duygusal yeme deniyor. Ve psikologlar bunu genellikle çözülmesi gereken bir sorun olarak sunuyor. Ben biraz daha dikkatli bakıyorum meseleye. Çünkü bu “sorun” o kadar evrensel, o kadar köklü, o kadar insani ki — belki de sorun diye adlandırmadan önce ne olduğunu anlamak lazım.

Baştan alalım.

Şeker ve beyin arasındaki o eski anlaşma

İnsan beyni evrimsel olarak şekeri seviyor çünkü şeker enerji demek. Açlık dönemlerinde tatlı bir meyve bulmak, hayatta kalmak demekti. Beyin bunu unutmadı. Sen Paleolitik çağda değilsin ama beynin hâlâ o eski haritayla geziyor. Stres altındayken vücudun kortizol salgılıyor, kortizol şeker istiyor, sen de farkında olmadan buzdolabının önünde duruyorsun ve içindeki o üç günlük kek kalıntısına bakıyorsun. (Attıysan, yanlış yaptın. Ama bu başka bir konu.)

Üzüntü anında şeker yemek sadece bir zayıflık refleksi değil — aynı zamanda beynin serotonin üretmesi için verdiği bir emirdir. Karbonhidratlar, özellikle şekerli olanlar, triptofan amino asidinin beyne geçişini kolaylaştırır. Triptofan da serotonine dönüşür. Yani teorik olarak, o çikolatayı yerken aslında kendini ilaçlıyorsun. Doğal, evrimsel, biraz hüzünlü ama gerçek.

Annenin mutfağı neden her şeyi çözerdi?

Şimdi sana bir soru soracağım ve cevabı düşün: Çocukken hastalandığında ya da üzüldüğünde, evde ne yapılırdı?

Çoğu kültürde cevap aynı: Yemek yapılırdı. Türk mutfağında hasta çocuğa tavuk suyu çorbası, Alman mutfağında Hühnersuppe, Japon mutfağında okayu — pirinç lapası. Coğrafya değişiyor, dil değişiyor, ama refleks değişmiyor: Sevdiğine yemek yaparsın. Yemek, bakımın dili olmuş binlerce yıl boyunca.

Ve beyin bunu ezberliyor. Küçük bir çocukken dizin kanadında annen sana bir bisküvi uzattıysa — o bisküvinin tadı sadece buğday ve şeker değil, aynı zamanda “her şey yolunda olacak” demek. Yıllar sonra sen otuzundaki, kırklındaki biri olarak aynı tür bisküviyi stresli bir günün ardından ağzına atıyorsun. Beyin o eski mesajı çağırıyor. Bilinçsizce. Otomatik olarak.

Buna şartlanma deniyor. Ve bu şartlanma kötü bir şey değildir — sadece bir şeydir.

Peki ya sorun ne zaman başlıyor?

Duygusal yemenin kendisi sorun değil. Sorun, yemeğin tek başa çıkma mekanizması haline gelmesi. İşte o zaman dengeler bozuluyor. Şu listeye bak:

  • Sıkıldığında yiyorsun — tamam, normaldir.
  • Üzüldüğünde yiyorsun — anlaşılır, insanidir.
  • Kutlamak için yiyorsun — güzel, böyle olmalı.
  • Öfkeni yutmak için yiyorsun — dikkat et.
  • Yedikten sonra utanç duyuyorsun — dur bir saniye.
  • Yemeden yapamıyorsun ve bu seni korkutuyor — artık konuşmak gerekiyor.

Çizgi ince. Ve o çizgiyi aşıp aşmadığını anlamak için dışarıdan bakan bir göze ihtiyaç var. Bu göz bir terapist olabilir, güvendiğin bir arkadaş olabilir, ya da sadece oturup dürüstçe kendi kendinle yüzleşmek olabilir. (Bu sonuncusu en zoru, çünkü içimiz epey kalabalık ve çoğu zaman kimse kimseye doğruyu söylemiyor.)

Kültürün bu işte parmağı var

Türkiye’de misafire “yemedin ki!” denmeden sofradan kalkılmaz. Almanya’da Kaffeekuchen — yani kahve saati pastası — sosyal bağın adıdır. İtalya’da bir aile kavgasından sonra bile birlikte makarna yenilir. Yemek, kültürlerin kolektif duygusal hafızasıdır.

Bu yüzden duygusal yemeyi sadece bireysel bir “zayıflık” olarak görmek haksızlık. Sen binlerce yıllık bir kültürel kodun içinde yürüyorsun. Annen seni böyle yetiştirdi, onun annesi de onu öyle yetiştirdi. Sofralar sadece mide doldurmak için kurulmadı — orada yas tutuldu, sevinç paylaşıldı, savaşlar bitirildi, barışlar yapıldı.

Yemeği sadece kalori olarak görmek, bir portreyi piksel sayısına indirgemek gibi. Resmin kendisini kaçırıyorsun.

O zaman ne yapacağız?

Duygusal yemeyi “bırakmak” zorunda değilsin. Ama onu fark etmek zorundasın. Fark etmek her şeyi değiştirir. Şunu dene:

  1. Bir şey yemeden önce on saniye dur. Gerçekten aç mısın?
  2. Cevabın hayırsa — ne hissediyorsun? Bunu bir kelimeyle söyleyebilir misin?
  3. O duygunun başka bir karşılığı var mı? Yürüyüş, telefon açma, yazmak?
  4. Yedikten sonra kendini yargılama. Yargılamak döngüyü kırmaz, derinleştirir.
  5. Yemeğin tadını al. Eğer yiyeceksen, hiç olmazsa gerçekten ye.

Bu bir diyet listesi değil. Bu bir farkındalık egzersizi. Ve farkındalık, çoğu zaman çözümden daha değerlidir — çünkü önce ne olduğunu görmen gerekiyor ki sonra ne yapacağını bilebilesin.

Ben portrelerde de bunu yaparım. Önce yükü görürüm, sonra yüzü çizerim. Duygusal yemede de yük önce görülmeli. Çikolata sadece çikolata değil — altında bir şey var. Ve o şeyi gördüğünde, belki çikolatayı yine yiyeceksin. Ama bu sefer bilerek.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.

Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir