
Sana şunu sorayım: En son ne zaman gerçekten sessiz kaldın? Yani telefon kapalı, müzik yok, podcast yok, arka planda çalışan televizyon yok — sadece sen ve havanın sesi? Eğer bunu hatırlamakta güçlük çekiyorsan, büyük ihtimalle yalnız değilsin. Ve bu, benim seni teselli ettiğim anlamına gelmiyor — tam tersine, durum o kadar yaygın ki artık kimse yadırgamıyor.
Sessizlik bir zamanlar bedavaydı. Dağda, tarlada, hatta şehrin arka sokaklarında bile bulunabilirdi. Şimdi ise sessizlik bir ayrıcalık haline geldi. Retreat programları satıyor, “sessizlik inzivası” için para ödüyorsun, uçakta gürültü önleyici kulaklık için ekstra ücret veriyorsun. Sessizlik, kapitalizmin çok güzel bir hamlesiyle önce elimizden alındı, sonra bize yeniden satıldı.
Ama asıl mesele bu bile değil.
Asıl mesele şu: Biz sessizliği istemez hale geldik. Aktif olarak kaçıyoruz ondan. Asansöre biniyoruz, telefonu çıkarıyoruz. Tuvalette oturuyoruz, telefonu çıkarıyoruz. Uyumadan önce bir şeyler izlemeden gözlerimizi kapatamayanlardan mısın? (Yargılamıyorum, ben de o listedeyim.) Sessizlik gelince içimizde bir şey kıpırdıyor — rahatsız edici, huzursuz edici, bazen korkunç bir şey. Ve biz o şeyi bastırmak için gürültüye sarılıyoruz.
Peki o kıpırdayan şey ne?
İç ses. O eski, tanıdık, biraz rahatsız edici iç ses. Sana “bunu neden yaptın”, “o an neden sustun”, “şu an gerçekten mutlu musun” diye soran ses. Gürültü onun üstüne yığılıyor. Podcast’ler, reels’ler, bildirimler — bunların bir kısmı bilgi, bir kısmı eğlence, ama büyük bir kısmı sessizlikten kaçmanın modern yöntemi.
Filozoflar bunu çok önce gördü. Pascal, 17. yüzyılda şunu yazmıştı: “İnsanların tüm mutsuzluğu tek bir şeyden kaynaklanır: odasında sessizce oturamamaları.” Adam 1600’lerin Fransası’nda yaşıyordu, elinde smartphone yoktu, ama insanın bu temel kaçışını görmüştü. Merak ediyorum, şimdi görseydi ne yazardı.
Bir de şu var: sessizlik her zaman dışarıdan gelmez. İçsel sessizlik denen bir şey var ki çok daha nadir rastlanan cinsten. Dışarısı susabilir — ama kafa içi trafik devam eder. Yapılacaklar listesi, yarım kalan kavgalar, söylenmemiş cümleler, gece 2’de ani olarak hatırlanan utanç anları. (Herkes o anları biliyor. Kimse konuşmuyor. Ama herkes biliyor.)
Ben portreye oturduğumda — kalem kâğıda değmeden önce — bir sessizlik anı geçiyor. O an bana çok şey öğretti. Çünkü sessizlik boş değil; içinde bir doluluk var. Karşındaki insanı önce o sessizlikte görüyorsun: yüzündeki yorgunluğu, gözlerindeki şüpheyi, omuzlarındaki yükü. Gürültü içinde bunların hiçbirini göremezsin. Gürültü yüzeyi gösterir; sessizlik derinliği.
Sessizliği kaybetmenin somut bedelleri var. Şöyle bir düşün:
- Karar verme kapasitesi zayıflıyor. Sürekli uyarı bombardımanı altındaki beyin, önemli ile önemsizi ayırt etmekte güçlük çekiyor. Her şey eşit aciliyette görünüyor.
- Empati erozyon geçiriyor. Başkasını gerçekten duymak için önce kendi sesini susturman gerekiyor. Kafan gürültülüyken kimseyi tam dinleyemiyorsun — sadece cevabını hazırlıyorsun.
- Yaratıcılık kuruyuyor. Bütün büyük fikirler, o sıkıcı, boş, sessiz anlarda gelir. Duş, uzun yürüyüş, uykusuzluğun kıyısı. Bunlar tesadüf değil.
- Kendinle ilişkin kopuyor. Kendini ne istediğini, ne hissettiğini, kim olduğunu ancak sessizlikte anlayabiliyorsun. Sessizlikten kaçmak biraz da kendinden kaçmak demek.
Şimdi burada sana “meditasyon yap, günde 10 dakika sessizlikte otur” demeyeceğim. O tür tavsiyeler doğru ama çok steril. Hayat o kadar temiz değil. Bazen sessizliğe oturmak için ideal koşulları beklemek, hiç oturmamakla aynı kapıya çıkıyor.
Bunun yerine şunu söyleyeyim: Sessizliği bir an için bile olsa karşıla. Asansörde telefonu çıkarma. Sadece o 30 saniye için. Ne hissediyorsun? Rahatsız mısın? Sıkılıyor musun? O his nereden geliyor — dışarıdan mı, içeriden mi? Cevabı bulmak zorunda değilsin. Sadece soruyla otur biraz.
Çünkü sessizlik aslında bir yokluk değil. Aksine, her şeyin altındaki zemin. Müziği müzik yapan sessizliktir — notalar arasındaki boşluk. Konuşmayı konuşma yapan sessizliktir — kelimelerin arasındaki nefes. Hatta bir portrede bile en güçlü şey bazen çizilmeyendir; beyaz kalan alan, kalemimin değmediği yüzey.
Sessizliği bir lüks olarak görüyorsak, onu hak etmemiz gerektiğini düşünüyorsak — bir retreat’e yazılmamız, bir dağa tırmanmamız, bir uygulamaya para vermemiz gerektiğini sanıyorsak — o zaman bize çok büyük bir yalan satılmış demektir. Sessizlik doğuştan geliyor. Onu kaybetmek için çok çalıştık. Geri almak için o kadar çalışmak gerekmez.
Sadece ara sıra durmak yeterli.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
