Felsefe

Sessizlik Bir Dil mi? Susmanın Söylediği Şeyler

Söyle bakalım — en son ne zaman gerçekten sustun? Yani telefonu kapatıp, müziği keserek, aklındaki yapılacaklar listesini de bir köşeye iterek sadece sustun? Çoğumuz “sessizlik” derken aslında gürültünün molasını kastediyoruz. Ama susmak başka bir şey. Bambaşka.

Ben yıllardır çiziyorum. Kağıt, kalem, bazen mürekkep bazen kömür tozu. Ve şunu fark ettim: en iyi portreler, modelin en az konuştuğu anlarda çıkıyor. Bir insan susmaya başladığında yüzü bir şeyler söylemeye başlıyor. Çene kasılıyor ya da gevşiyor, gözler bir yere sabitlenip kalıyor, omuzlar ya yükle düşüyor ya da ansızın hafifliyor. Sessizlik bedenin en doğru anlatısıdır çünkü henüz kimse onu konuşmak için eğitmemiş.

Peki filozoflar bu işi nasıl ele almış? Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus‘u şu ünlü cümleyle kapatır: “Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen.” Türkçesi: “Hakkında konuşulamayan şeyler üzerine insan susmalıdır.” Adam bütün bir kitabı yazıp en sona “sus” diyor. (Ben buna cesaret derim, edebiyatçılar buna ironi der, felsefeciler tez savunur — kim haklı bilinmez.)

Ama Wittgenstein’ın kastettiği şey basit bir “ağzını kapa” değil. O şunu söylüyor aslında: Dilin sınırları düşüncenin sınırlarıdır. Dille ifade edemediğin şey yokluğa mahkûm değildir — sadece dilin dışındadır. Ve belki de tam olarak orada, o dil-öncesi alanda, sessizlik başlar konuşmaya.

Şimdi biraz daha yakına geleyim. Türkiye’de büyüyen biri olarak biliyorum: Sessizlik bizim kültürümüzde şüpheli bir hal. Susan insan ya küskündür ya bir şey saklıyordur ya da “bir şeyi var.” Almanya’da yaşayan biri olarak da biliyorum: Orada sessizlik bazen saygının ta kendisidir. Biri konuşurken araya girmemek, düşünürken beklemek, cevabı hazır olmadığında “bilmiyorum” demek yerine sessiz kalmak — bu kabul edilebilir, hatta beklenen bir şey. İki kültür, aynı suskunluğa bambaşka anlam yüklüyor. (Bu arada ne biri tam doğru ne öteki — insan işte, karmaşık.)

Peki sessizliğin türleri var mı? Evet, hem de kaç tane:

  • Korku sessizliği: Söylersen bir şey kaybedersin diye susarsın. Bu en ağır sessizliktir, içten çürütür.
  • Saygı sessizliği: Karşındaki konuşuyor ve sen gerçekten dinliyorsun. Nadir rastlanan bir tür.
  • Huzur sessizliği: Yanındaki insanla konuşmaya gerek duymaksızın oturabiliyorsun. Bu aşkın en saf halidir, arkadaşlığın da.
  • Öfke sessizliği: Bağırmak yerine susarsın. Dışarıdan sakin görünür, içi volkan.
  • Yaratıcı sessizlik: Bir şey üretmeden hemen önceki boşluk. Ressam bilir bunu — tuvale ilk fırça vuruşundan önce o birkaç saniyelik duraksama.
  • Yas sessizliği: Kelimeler yetersiz geldiğinde. Sadece yanında olmak yeterli olduğunda.

Ben bir portre çizerken en çok o sonuncusuyla haşır neşirim aslında. Tuvalin ya da kağıdın karşısında dururken, henüz bir çizgi çekmeden önce — işte o an. O sessizlik içinde modelin yüzü bana “gelir.” Neyi göreceğimi, neyi bırakacağımı, hangi çizginin gereksiz olduğunu anlıyorum. Sanatın teknik kısmı öğrenilebilir ama bu an öğretilemez. Bu an ancak susarak bulunur.

John Cage, 1952’de 4’33” adlı bir eser besteledi. Piyanist sahneye çıktı, oturdu, ellerini tuşlara götürdü ama çalmadı. Dört dakika otuz üç saniye boyunca hiç ses çıkarmadı. Salon önce bekledi, sonra öksürdü, sonra fısıldadı, sonra güldü, sonra kızdı. Ve işte tam da o an Cage’in eseri ortaya çıkmıştı: Salonun kendi sesi. Sessizlik olmadan duyulamazdı. Eser sessizlik değildi — sessizlik onu mümkün kılıyordu.

(Bazıları o gece parasını geri istedi. Bu da bir tür cevap tabii.)

İnsanlar bazen bana “neden bu kadar az paylaşım yapıyorsun, neden her şeyi anlatmıyorsun” diyor. İyi soru. Cevabı şu: Her çizgi kağıda değmez. Her düşünce sese dönüşmek zorunda değil. Bir portrede boşluk ne kadar önemliyse, bir hayatta da söylenmeyenler o kadar önemli. Zaten en iyi şeyleri hep “anlatamadım” diye bitirmiyor muyuz cümlelerimizi?

Sessizlik bir zayıflık değil. Sessizlik bazen en keskin yanıttır. Bazen en derin anlayış, bazen en sert ret, bazen en yumuşak kabul. Ve bazen — sadece bazen — içi dolu bir boşluk. Tam da o boşlukta bir şeyler büyüyor, henüz adı yok, henüz rengi yok, ama orada.

Sana bir şey sormak istiyorum, cevabını bana değil kendine ver: Sustuğunda ne duyuyorsun? Eğer cevabın “hiçbir şey” ise, belki henüz yeterince susmadın. Eğer cevabın “çok şey” ise, o zaman zaten anlıyorsun ne demek istediğimi.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir