
Sana bir soru sorayım, düz ve sert: Tarihin en çok kan dökülen gıdası hangisidir? Baharatlar mı dersin, petrol gibi ülkeleri bölen? Tuz mu, Roma’nın askerleri tuzla ücret alan? Hayır. Cevap çok daha sıradan bir rafta duruyor — unlu, kabarık, hafif çatlak kabuklu. Cevap ekmek.
Ekmek deyip geçme. Milyonlarca insanın hayatını, ölümünü, devrimini ve teslimiyetini içinde taşıyan bir nesne bu. Fırından çıkan o somun sadece kahvaltı masasındaki masum şey değil; aynı zamanda bir sınıf bildirisi, bir güç gösterisi, bazen de bir isyan fitili. Fransız Devrimi’ni hatırla — “Onlara pasta yedirin” cümlesi (gerçi Marie Antoinette bunu hiç söylemedi, ama tarih iyi hikâyeleri sever), sırf ekmek yoktu diye bir tahtı, bir kafayı ve bir çağı bitirdi.
Ben yıllardır yüzler çiziyorum. Portrelerde insanın yükünü önce görürsün, sonra yüzünü. Açlık çekmiş bir yüz ile tok bir yüz arasındaki fark sadece et meselesi değil — orada bir tarih oturur, bir hafıza, bazen de bir öfke. Ve o öfkenin çoğu zaman kökünde ekmek vardır. En basit, en ulaşılabilir, en insancıl şey: ekmek.
Ekmek başlangıçta eşitti — ya da öyle sanıldı. Neolitik dönemde, yani bundan yaklaşık on iki bin yıl önce, insanlar tahılı öğütüp pişirmeye başladığında ortada bir ayrıcalık yoktu. Herkes aynı mağarada oturuyordu, herkes aynı ateşin etrafındaydı. Sonra tarım geldi, depolama geldi, fazlalık geldi — ve tam o noktada, birisi o fazlalığı ele geçirdi. İşte o an, ekmek siyasi oldu.
Antik Mısır’da ekmek hem para birimi hem statü göstergesiydi. Piramitleri inşa eden işçilere maaş olarak ekmek veriliyordu — günde yaklaşık sekiz somun, bira dahil. (Evet, bira da vardı. Tarih her zaman sandığından biraz daha iyi.) Ama firavunun ekmeği bambaşkaydı: ince, beyaz, öğütülmüş, saf. Halkın ekmeği ise kepekli, sert, içinde kum taneleri bile olan bir şeydi — çünkü taşlı değirmenler öğütürken mısır dişlerini de öğütürdü. Arkeologlar, antik Mısırlıların dişlerini incelediğinde bunu görüyor. Ekmeğin içinde sınıf yazılıydı, kelimenin tam anlamıyla.
Orta Çağ Avrupası’nda bu ayrım daha da keskinleşti. Beyaz ekmek soylulara, koyu ve ağır ekmek köylülere aitti. O kadar net bir sınır ki, “manchet” adı verilen ince buğday ekmeği aristokrasinin sofrasındayken, “maslin” denen karışık tahıl somunu fakirin elinde ağırlaşıyordu. Sadece damak zevki meselesi değil bu — kim daha iyi öğütülmüş una erişebilir sorusu, aslında kim daha fazla toprağa sahip sorusunun yansımasıydı.
Ve Osmanlı’ya gelelim, zira bu toprakları atlarsam haksızlık ederim. İstanbul’da ekmek fiyatları devlet tarafından kontrol edilirdi — “narh” sistemi denen bir şey bu. Padişah fırıncıların fiyatlarını belirliyordu ve eğer bir fırıncı narha uymadan fazla ücret alırsa, cezası ağırdı. Kulağa adil geliyor, değil mi? Ama kim kontrol ediyor narh’ı? Kim belirliyor ekmeğin gramajını? Devlet. Yani iktidar. Yani yine aynı döngü.
Şimdi gelelim modern zamana — ki burada hikâye daha da tuhaflaşıyor:
- 1917 Rusya: Petrograd’daki ekmek kuyruklarından doğan Şubat Devrimi, Çarlık Rusyası’nı düşürdü. İnsanlar ekmek istedi, tarihi değiştirdi.
- 1977 Mısır: Sedat hükümeti ekmek sübvansiyonlarını kaldırdığında, “Ekmek İsyanları” patladı. İki gün içinde geri adım atıldı.
- 2010-2011 Arap Baharı: Kısmen buğday fiyatlarındaki küresel artışın tetiklediği bir isyan dalgasıydı. Ekmeğin fiyatı bir hükümeti devirebilir — ve devirdi.
- Türkiye, her dönem: Ekmek fiyatı siyasi bir termometre. Ne zaman seçim yaklaşsa, ekmeğin fiyatı tartışma konusu olur. Bu tesadüf değil.
Peki bugün? Bugün markete giriyorsun, yarım düzine ekmek çeşidi var önünde. Glutensiz var, ekşi mayalı var, chia tohumlu var, “artisan” diye yazıyor üstünde — ki bu kelime aslında sadece “elle yapılmış” demek ama şu sıralar büyülü bir pazarlama terimi olarak dolaşıyor. Ve o artisan somun, yanındaki sıradan kepekli ekmeğin üç katı fiyata satılıyor. (İşte tarih tekerrür ediyor, sadece kostümler değişiyor. Orta Çağ soylularının beyaz ekmeği, şimdinin organik ekşi mayalı somununa dönüştü.)
Sana şunu sormak istiyorum: Ekmek yediğinde ne düşünüyorsun? Çoğumuz düşünmüyoruz, bu normal — zira en sıradan şeyler en büyük hikayeleri taşır ve biz farkında olmadan bu hikayelerin içinde yürürüz. Ama bir dahaki sefere elinde bir somun tuttuğunda, bilesin: o nesne Mısır piramitlerini taşıdı, Fransız Devrimi’ni ateşledi, Rusya’yı sarstı ve şu an dünyanın pek çok yerinde hâlâ bir mücadelenin merkezinde.
Ben bir portreyi çizerken önce o insanın yükünü görürüm dedim ya — ekmeğin de bir yükü var. Açlığın yükü, isyanın yükü, paylaşmanın yükü. Bir somun ekmeği ikiye bölüp birisine uzatmak, belki de insanlığın icat ettiği en eski jest. Ve bu jest hâlâ geçerli — tüm fiyat etiketlerine, tüm sınıf ayrımlarına, tüm “artisan” saçmalıklarına rağmen.
Ekmek siyasidir. Ekmek tarihtir. Ekmek sınıftır. Ama aynı zamanda sabah kahvaltısıdır, annenin masasıdır, komşunun kapısında bırakılan o sessiz hediyedir.
İkisi de aynı anda doğrudur. Zaten en önemli şeyler hep böyle — hem çok ağır, hem çok sade.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
