Hiç düşündün mü, neden bazı insanlar sarımsaktan öcü gibi kaçar? Sosyetik bir akşam yemeğinde, yan masadaki “Aman efendim, kokarız şimdi, yarın da toplantım var” diye kibarlaşan, o ağzını büzerek konuşan tipleri gözünün önüne getir. Sanırsın ki o sarımsak dişini çiğnediği anda bütün o plaza kariyeri, o jilet gibi ütülenmiş takım elbisesi, o steril dünyası iskambil kağıdından bir şato gibi yerle bir olacak. Aslında haksız da sayılmazlar. Sarımsak tehlikelidir. Çünkü sarımsak yalan söylemez. Neysen osundur onun karşısında. Üzerine sıktığın o bin liralık Fransız parfümü bile onun o çiğ, köşeli, dürüst kokusunu bastırmaya yetmez. Seni ele verir. Seni toprağa, sokağa, o kaçmaya çalıştığın “taşralı” köklerine geri fırlatır.
Ben kırk yıldır portre çizerim. Önüme kimler oturdu, kimlerin yüzündeki o sahte maskeleri kalemimin ucuyla kazıdım, bir bilsen. İnsan yüzü de böyledir işte; makyajı, botoksu, fiyakalı gülüşü kazıdığın an altından o ham gerçeklik çıkar. İşte mutfakta da o ham gerçekliğin adı sarımsaktır. Masaya oturduğunda karşındakinin ne mal olduğunu anlamak istiyorsan, önüne bol sarımsaklı, sirkeli bir işkembe çorbası ya da şöyle dumanı üstünde tüten bir cacık koyacaksın. Eğer kaşığı tereddüt etmeden daldırıyorsa, bil ki o adamdan zarar gelmez. O adam hayatın kokusunu içine çekmeye hazırdır. Ama burnunu kıvırıyorsa, “Ay ben almayayım” diyerek geri çekiliyorsa, orada duracaksın arkadaş. Hayatın çamuruna basmaktan korkan adam, senin acına da ortak olamaz.
Şimdi biraz geriye gidelim, çünkü tarih dediğin şey sadece kralların savaşlarını değil, o kralları besleyen kölelerin ne yediğini de yazar. Antik Mısır’da piramitleri inşa eden o zavallı işçilere her gün düzenli olarak ne veriliyordu biliyor musun? Evet, bildin; sarımsak. Adamlar o devasa taşları kırbaç altında taşırken isyan etmesinler, hastalanıp kırılmasınlar diye sarımsakla besleniyordu. Bir nevi antik çağın antibiyotiği, enerji içeceğiydi bu meret. Hatta rivayet olunur ki, bir gün sarımsak istihkakı kesilince tarihin ilk işçi grevini başlatmış bu adamlar. “Sarımsak yoksa, piramit de yok!” demişler. Bak hitabetteki güce, bak o sınıfsal duruşa! Sarımsak, tarihin ilk sendikal hakkıdır aslında. Kralların saraylarında parfüm kokulu cariyeler gezinirken, piramidin gölgesinde tarih yazan adamların nefesi sarımsak kokuyordu. Ben o kokuyu, sarayların o yapay, tatlı kokularına bin defa tercih ederim.
Tabii bizim buralarda da durum çok farklı değil. Anadolu’da sarımsak hem ilaçtır, hem yemektir, hem de nazarlık. Kapının eşiğine asarsın kötülük girmesin diye. Gerçi şimdilerde o kapılara alarm takıyorlar ama inan bana, kapıya asılan bir bağ Taşköprü sarımsağı, o dijital zımbırtılardan daha çok korur insanı. En azından içeriye “samimiyetsiz” insanların girmesini engeller (çünkü kokusuna dayanamazlar). Taşköprü demişken, orada durup bir şapka çıkarmak lazım. Dünyanın en iyi sarımsağı o topraklardan çıkar. Serttir, acıdır, öyle Çin’den gelen o içi geçmiş, sünger gibi beyazlatılmış plastik şeylere benzemez. Çin sarımsağı dediğin şey, küreselleşmenin mutfağa attığı en büyük kazıklardan biridir. Görünüşü bembeyaz, pürüzsüzdür ama dişe dokunur ne tadı vardır ne kokusu. Tıpkı modern insan gibi; dışarıdan bakınca kusursuz ama içi bomboş.
Mutfaktaki felsefeme gelince: “Alet değişir, el değişmez” derim hep resim çizerken de, yemek yaparken de. İstersen en pahalı mutfak robotunu kullan, istersen o fiyakalı granit havanları al; eğer o sarımsağı ezerken içine ruhunu katmıyorsan, o elin ayarını bilmiyorsan yaptığın yemek sadece karın doyurur, ruhu beslemez. Sarımsağı kullanmanın da adabı vardır elbet. Öyle paldır küldür iş yapılmaz. Sana bu işin birkaç küçük sırrını vereyim de mutfakta “mısmıl” bir iş çıksın ortaya:
- Asla yakmayacaksın: Sarımsak narindir, hemen gücenir. Tavaya zeytinyağını koyup sarımsağı içine attığında ateşin altı kısık olacak. O yağın içinde yavaş yavaş, adeta bir banyoda gevşer gibi kokusunu bırakacak. Eğer yakarsan, o güzelim lezzet gider, yerine zehir gibi bir acılık gelir. Tıpkı bir insanı fazla sıkıştırıp delirttiğin anki gibi.
- Bıçağın yanıyla ezmek: Sarımsağı incecik kıymadan önce bıçağın yan tarafıyla üzerine şöyle bir “pat” diye vuracaksın. O çıtırtıyı duyacaksın. O darbeyi yediğinde içindeki o şifalı yağlar, o asıl karakteri ortaya çıkar. Hayat da böyledir işte, bazen sert bir darbe yemeden içindeki cevheri ortaya çıkaramazsın.
- Tuzla ovmak: Eğer cacık yapacaksan ya da süzme yoğurdun içine katacaksan, sarımsağı havanda biraz kaya tuzuyla döveceksin. Tuz, sarımsağın sertliğini alır, onu yoğurtla evlenmeye hazır hale getirir.
Bizim kuşağın insanları iyi bilir; eskiden komşudan bir fincan kahve istenir gibi, bir baş sarımsak da istenirdi. “Komşu, yemeğe sarımsak kalmamış, iki diş versene” denirdi. Kimse de bunu garipsemezdi. Şimdi yan komşunun adını bilmeyen, asansörde karşılaştığında kafasını telefonuna gömen o modern şehirli yaratıklar için bu anlattıklarım masal gibi gelebilir. Ama o masalın içinde insanlık vardı, paylaşmak vardı, kokuların birbirine karışması vardı. Akşam apartman boşluğuna yayılan o sarımsaklı salçalı yemek kokusu, o binada yaşayan insanların hayatta olduğunun, tencerenin kaynadığının, evde huzur olduğunun kanıtıydı. Şimdi apartmanlar o kadar steril ki, sadece beton ve temizlik malzemesi kokuyor. Ölüm gibi soğuk yani.
Ben resmi de böyle yaparım. Boyaları birbirine karıştırırken, o fırçayı tuvale sürerken o kokuyu ararım. Kusursuz, düzgün, “steril” çizgilerden nefret ederim. Benim çizgilerim biraz yamuk olmalı, biraz kirli olmalı, hayatın kendisi gibi kokmalı. Sarımsaklı bir ekmek dilimini ısırıp tuvalin başına geçtiğimde, elimdeki fırça daha bir özgürleşir sanki. Çünkü o an bilirim ki, ben bu dünyanın bir parçasıyım. Toprağın, terin, emeğin ve o muazzam kokunun parçasıyım.
Sözün özü sevgili dostum; kokmaktan korkma. Kendini o steril, kokusuz, tatsız tutsuz kutuların içine hapsetme. Hayatı tüm acısıyla, tatlısıyla, kokusuyla kabullen. Bir gün yolun düşerse buralara, sana öyle bir sarımsaklı soslu makarna yaparım ki, parmaklarını yersin. Ama önce o üzerindeki “kibar şehirli” hırkasını kapıda bırakacaksın. Anlaştık mı?
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.
