Hiç düşündün mü, neden en çok hiçbir hayati önemi olmayan şeyler için birbirimizin gırtlağına çöküyoruz? Memlekette her şey çözülmüş, adalet terazisi tıkır tıkır işliyormuş, sokaklarda kimse kimsenin hakkını yemiyormuş gibi, yıllardır süren bir kavga var: Menemen soğanlı mı olur, soğansız mı? Bak hele dertlere. Sosyal medyada bu yüzden birbirine ana avrat küfreden, “Sen gastronomiden ne anlarsın cahil cühela!” diye klavye parçalayan tipler gördüm ben. Ulan altı üstü iki yumurta, üç domates, beş biber. Cenneti fethedeceksin sanki alt tarafı bir pazar sabahı kahvaltısı yapacaksın.
Ama dur, mesele o kadar basit değil tabii. Benim kırk yıllık çizim pratiğim bana bir şeyi öğrettiyse, o da şudur: İnsan, en büyük savaşlarını hep en küçük siperlerde verir. Çünkü büyük savaşlarda yenilmek çok kolaydır ama o tavada pişen menemene soğan sokup sokmama kararında mutlak bir iktidar kurabilirsin. “Bu menemen soğansız olur arkadaş!” dediğin an, o küçük mutfağın, o tek göz odanın imparatoru olursun. Kendine bir aidiyet, bir kimlik inşa edersin. Dünya seni her yerinden hırpalarken, sen o tavanın içindeki domatesin asidini kontrol ederek hayata karşı bir zafer kazandığını sanırsın. Ne büyük illüzyon ama!
Ben aşçıyım, yazarım, çizerim; yani anlayacağın parmaklarımın değmediği, iz bırakmadığı çok az malzeme kaldı bu hayatta. Benim felsefem bellidir: Alet değişir, el değişmez. Sen o menemeni ister bakır sahanda yap, ister dedenden kalma döküm tavada, istersen öğrenci evindeki o tabanı çizik teflonda… O yemeğe ruhunu veren şey, senin o biberi doğrarkenki ritmindir, domatesin kabuğunu soyarken aklından geçenlerdir, yanındaki insana duyduğun o garip şefkattir. Portre çizerken de böyledir bu iş. Karşıma oturan adamın yüzündeki çizgileri takip ederken, onun dün gece ne yediğini, hangi acıyla uyandığını hissetmeye çalışırım. Mutfakta da tavanın başına geçtiğimde, o malzemelerin her birini birer karakter gibi görürüm. Yeşil biber hırçındır, hemen yanmak ister; domates olgundur, suyunu salıp ortalığı sakinleştirir; yumurta ise o kaotik ortamı bir arada tutan fedakar bir anne gibidir. Peki ya soğan?
Soğan dediğin, hayatın ta kendisidir caniko. Kat kattır. Soydukça ağlatır, içine girdikçe derinleşir. Menemene soğan girer mi? Bak sana burçların, gurmelerin, Michelin yıldızlı kibirli şeflerin bilmediği bir sır vereyim: Menemen, eğer günün ilk ışıklarında, daha afyonun patlamadan, aceleyle yenilecekse soğansız olur. Çünkü sabahın o mahmurluğunda midenin o keskin, tatlı-acı soğan aromasına tahammülü yoktur. Ama o menemen, akşama doğru, yanına iki kadeh bir şey açıp, masada memleketi kurtaracağın, dostlarla lafın belini kıracağın bir “çilingir” mezesine dönüşecekse… İşte o zaman o soğanı incecik, piyazlık değil bak, sıçan dişi doğrayacaksın. O soğan o tavada tereyağıyla öyle bir kendinden geçecek ki, pembeleşmeyecek, adeta eriyip o domatesin ekşiliğiyle evlenecek. İşte o zaman menemen yemek olmaktan çıkar, bir ritüele dönüşür.
Bizim insanımız paylaşmayı unuttu, mesele burada. Sofranın etrafında toplanıp sadece doymak için değil, “bir olmak” için oturduğumuz o günleri kaybettik. Şimdi herkes kendi tabağının, kendi doğrusunun peşinde. Benim soframda her renkten adam oturdu bugüne kadar. Faşisti ve vicdansızı hariç tutarım, onlar benim kapımdan içeri adımını bile atamaz, o ayrı. Ama onun dışında, cebinde beş kuruşu olmayan sokak müzisyeninden tut, cebi para dolu ama ruhu bomboş iş adamına kadar herkes o menemene ekmek banmıştır. Ve biliyor musun, o ekmek o tavaya girdiğinde kimse “Bunun içinde soğan var mı?” diye sormadı. Çünkü açlık sadece mideyle ilgili değildir; insan en çok anlaşılmaya, dinlenmeye, birinin gözünün içine bakıp “Ben buradayım, seni görüyorum” demesine açtır.
Şimdi sana bir Demirhan Ocak mutfak anayasası yazayım da kulağına küpe olsun. Bir sofranın “mısmıl” olması için gereken kurallar şunlardır:
- Masada hiyerarşi olmayacak: Şef de, yazar da, bulaşıkçı da aynı ekmeği bölecek. Kimse kimseden daha akıllı ya da daha üstün rolü kesmeyecek.
- Malzemeye saygı duyulacak: Pazardan aldığın o yamru yumru domatesi çöpe atmayacaksın. Kusurlu olan güzeldir. İnsan gibi, domatesin de yaralısı daha tatlı olur.
- Acele edilmeyecek: Yemek pişerken tavanın başında dikilip hayaller kuracaksın. O buhar yüzüne vururken geçmişi, geleceği, kaybettiğin o eski sevgilileri düşüneceksin. Yemek, sabrın ete kemiğe bürünmüş halidir.
- Telefonlar masaya konmayacak: O ekranlara bakıp başkalarının sahte hayatlarını röntgenleyeceğine, karşındaki insanın gözlerinin içine bakıp onun ruhunun portresini çizeceksin zihninde.
Bazen düşünüyorum da, hayatı çok ıskalıyoruz. Detaylarda boğulurken büyük resmi kaçırıyoruz. Bir insanı sadece fikirlerinden, siyasi görüşünden ya da menemenine soğan koyup koymamasından ötürü yargılamak ne kolay değil mi? Kolay, çünkü zahmetsiz. Oysa o insanın içine girmek, onun yükünü omuzlarında hissetmek, tıpkı o soğanı doğrarken gözünden yaş gelmesi gibi cesaret ister. Biz o cesareti kaybettik. Kalplerimiz nasır tuttu, sonra da o nasırları gurmelik taslayarak, entelektüel kibirle örtmeye çalıştık. Yemezler canım, ben yemem en azından.
Geçenlerde Berlin’de bir dostun evinde mutfağa girdim. Dolap tamtakır. İki pörşümüş biber, bir kutu soyulmuş domates konservesi, biraz da kurumaya yüz tutmuş bayat ekmek. “Demirhan” dedi, “bize bir mucize yarat.” Güldüm. Mucize dediğin şey pahalı malzemelerde değil, senin o malzemeye üflediğin candadır. Aldım o biberleri, ince ince kıydım. Konserve domatesi elceğizimle ezdim (alet değişir, el değişmez dedik ya boşuna değil). O bayat ekmekleri de azıcık zeytinyağı ve kekikle fırınladım. Ortaya öyle bir şey çıktı ki, o soğuk Berlin akşamında ev birdenbire Kadıköy sokakları gibi kokmaya başladı. Masanın etrafında toplandık, herkes sustu, sadece ekmeğin çıtırtısı ve o tavanın sıcaklığı kaldı ortada. İşte o an anladım ki, dünyanın neresine gidersen git, insanın aradığı o sıcaklık hep aynı.
Uzun lafın kısası kardeşim, menemene ne koyarsan koy, içine biraz vicdan, biraz sevgi ve bolca samimiyet eklemeyi unutma. Gerisi lafügüzaf. Soğanlıymış, soğansızmış… Sen önce o sofraya oturacak “insanlığı” bul, sonra tavanın kapağını açarsın.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.
