Gastronomi

Bir Kase Çorbanın Siyasi ve Sınıfsal Anatomisi

Hiç düşündün mü, seni bu hayatta tutan, o çok güvendiğin medeniyetinin kolonlarını ayakta tutan şey aslında ne kadar ucuz? Şöyle okkalı bir kış sabahı, hani insanın burnunun ucu sızlarken, her şeyi geride bırakıp sığındığın o dumanı üstünde kase var ya; işte o kase, insanlık tarihinin en büyük devrimidir. Şimdi bana “Hadi oradan Demirhan, altı üstü bir çorba,” deme. Otur şuraya, elindeki o akıllı zımbırtıyı yavaşça masaya bırak ve beni dinle. Çünkü o kasede sadece kaynamış su ve bakliyat yok; orada koca bir insanlık dramı, sınıfsal kavgalar ve nihayetinde hepimizin eşitlendiği o muazzam sadelik yatıyor.

Geçenlerde atölyede sabaha karşı bir portre üzerinde çalışıyorum. Çizdiğim adamın yüzündeki çizgiler o kadar derin ki, sanki her bir kırışıklıkta ayrı bir göç hikayesi, ayrı bir yenilgi gizli. (Bilirsin, ben önce insanın yükünü görürüm, sonra yüzünü çizerim.) Parmaklarım boyadan donmuş, fırçayı tutamıyorum. Dedim ki kendi kendime, “Demirhan, bırak şimdi fırçayı mırçayı, sana bir hayat öpücüğü lazım.” Düştüm sokağa. Bizim köşedeki esnaf çorbacısına girdim. İçerisi buğulu, dışarının ayazından kaçan ne kadar “öteki” varsa orada. Gece vardiyasından dönen işçi, kağıt toplayan çocuk, sabaha kadar demlenmiş bir entelektüel ve ben. Hepimiz aynı buharın arkasından sessizce önümüzdeki kaseye bakıyoruz. İşte o an anladım; çorba, bu dünyadaki yegane demokratik gıdadır.

Tarihe dönelim biraz. İnsanlık ne zaman ki ateşi buldu, eti pişirdi, “Tamam,” dedi, “yırttık.” Ama asıl devrim neydi biliyor musun? Çömlekçiliğin icadı. Yani suyu ve malzemeyi bir kabın içine koyup ateşe oturtmak. Çorba, dişleri dökülmüş yaşlıların, henüz çiğneme yetisi olmayan bebeklerin hayatta kalmasını sağladı. Yani bir bakıma, empati yeteneğimiz çorba tenceresinin etrafında şekillendi. Güçsüz olanı arkada bırakmama ahlakı, o sıcak suyun içinde pişen sebzelerle birlikte demlendi. Neolitik dönemden beri alet değişti, tencere bakırdan çeliğe, çelikten döküme evrildi ama o kaynayan suyun başında bekleyen el hep aynı kaldı. Benim o her yerde söylediğim laf boşuna değil: Alet değişir, el değişmez. Yemeği yapan elin niyeti neyse, çorbanın tadı da odur.

Bugün gastronomi denen o cafcaflı, Michelin yıldızlı dünyada çorbayı “başlangıç” yapıyorlar. Ne büyük bir kibir, ne acayip bir yabancılaşma! Çorba başlangıç değildir kardeşim, çorba bizzat finaldir. Fakirin karnını doyuran, zenginin şımarıklığını törpüleyen bir ana haktır. Berlin’de yaşadığım yıllarda, Kreuzberg’deki o soğuk kış günlerinde mülteci kampının yakınındaki bir aşevinde gönüllü çorba dağıtmıştım. Karşımdaki insanların ne dilini biliyordum ne de geçmişlerini. Ama kepçeyi daldırıp kaseye doldurduğum o sıcak mercimek çorbasının kokusu yükseldiğinde, aramızdaki tüm sınırlar, vizeler, pasaportlar ve o lanet olası etiketler buharlaşıp uçtu. O an ne Alman vardı orada, ne Suriyeli, ne Türk. Sadece üşüyen ve ısınmak isteyen insanlar vardı. Empati, kütüphaneler dolusu felsefe kitabında değil, işte o çorba kuyruğunda somut bir ağırlığa dönüştü.

Peki, iyi bir çorbanın sırrı nedir? Sana öyle süslü restoran tarifleri verecek değilim. Benim mutfağımda hile hurda olmaz. Gerçek bir çorba, dürüstlükle pişer. İşte benim kırk yıllık mutfak ve hayat tecrübemden süzülen, o “mısmıl” çorbanın altın kuralları:

  • Malzemeye saygı duyacaksın: Soğanı öyle rastgele katletmeyeceksin. Onu ince ince, sabırla doğrayacaksın. Tencereye girdiğinde canı yanmayacak, kısık ateşte yavaşça terleyecek.
  • Suyu aceleye getirmeyeceksin: Kemik suyu mu kullanıyorsun? O kemik saatlerce, adeta bir derviş gibi sabırla kaynayacak ki içindeki cevheri suya bıraksın.
  • Terbiyesini sevgiyle vereceksin: Yoğurt, yumurta ve limonun o tenceredeki sıcak suyla tanışma anı, adeta bir uyum dansıdır. Birden bire dökersen kesilir, araları bozulur. Alıştırarak, azar azar vereceksin. (Hayat da böyledir işte, insanları da birden yüklenerek değil, alıştırarak kazanabilirsin.)
  • Üzerinin yağını yakarken gözünü ayırmayacaksın: Tereyağı ile kırmızı biberin o son buluşması var ya, hani o cızırtı sesi… İşte o ses, mutfaktaki en güzel senfonidir. Ama dikkat et, bir saniye kafanı çevirirsen yanar, kül olur. Tıpkı kaçırılan fırsatlar gibi.

Şimdi bazıları çıkıp “Demirhan abi, teknoloji gelişti, artık çorbayı da makineler yapıyor, malzemeyi atıyorsun kendi kendine pişirip püre yapıyor” diyecek. Yapsın efendim, yapsın. Ama o makine, o çorbanın içine kendi ruhunu üfleyebilir mi? O çorbayı karıştırırken kaybettiği bir dostunu düşünüp hüzünlenebilir mi? Ya da tencerenin kapağını açtığında yükselen buharda çocukluğunun o kerpiç evini görebilir mi? Göremez. Teknolojik zımbırtılar hayatı kolaylaştırır ama ruhu kurutur. Bizim o kuruyan ruhu ıslatmak için, elin emeğine, gözün nuruna ihtiyacımız var.

Dünya dediğin yer zaten fazlasıyla köşeli, fazlasıyla sert ve acımasız. Herkes birbirinin üstüne basarak bir yerlere gelmeye çalışıyor. Faşisti, vicdansızı, bencil olanı her köşeyi tutmuş. Ama bir kase dürüst çorbanın piştiği yerde bu pisliklerin hiçbiri barınamaz. Çünkü çorba paylaşmaktır. Bir tencere çorba yapıp tek başına yiyen adam ya çok yalnızdır ya da çok bencil. O tencere kaynadıysa, komşunun burnuna o koku gittiyse, o kaseden bir pay da ona gidecek. Gitmiyorsa, yaptığın yemek boğazına dursun, kusura bakma.

Lafı çok uzattım yine. Atölyedeki portre beni bekler, boyalar kurumuştur şimdi. Ama içim ısındı ya, artık o fırçayı tutan el daha sağlam, daha emin basacak tuvale. Sen de şimdi bu yazıyı okuduktan sonra git, mutfağa gir. Dolapta ne varsa, iki havuç, bir patates, bir avuç mercimek… At tencereye. Üzerine sıcak suyu ekle ve o kaynarken hayatı, kaybettiğin insanları, henüz kazanamadığın savaşları düşün. Ama sakın umutsuzluğa kapılma. Çünkü bu dünyada hala sıcak bir çorba içebiliyorsak, hala umut var demektir.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir