Gastronomi

Kokusu Sınıfsal, Tadı Evrensel: Sarımsağın Felsefesi

Hiç düşündün mü, bizi en çok besleyen, hayatımıza en çok lezzet katan şeylerden neden bu kadar fellik fellik kaçarız? Mesela sarımsak. Masada görsek “Aman canım, akşam bir yere gideceğim” diye nazlanırız ama gizli gizli o cacığın dibindeki o son dişin peşine düşeriz. Bu neyin ikiyüzlülüğü birader? Hem tapıp hem de toplum içinde cüzzamlı muamelesi yapmak hangi kitabın neresinde yazıyor? Sadece sarımsaktan bahsetmiyorum elbet, kafayı hemen yemeğe yorma. İnsan ilişkilerimiz de böyle değil mi zaten? En çok ihtiyacımız olan dürüstlüğü, o keskin kokulu gerçekleri duymaktan köşe bucak kaçarız da, gidip bize sabun köpüğü gibi tatlı ama bomboş yalanlar söyleyenlerin dibinde biteriz. İşte sarımsak, bu hayatın en dürüst, en “öteki” ama en vazgeçilmez kahramanıdır.

Ben kırk yıldır elinde kalemle insan yüzü çizen adamım. İnan bana, bir sarımsak başını çizmekle, ömrünü tarlada, fabrikada harcamış yetmiş yaşında bir ihtiyarın yüzünü çizmek arasında zerre fark yoktur. İkisinin de üzerinde o yaşanmışlığın, o rüzgarın, o güneşin bıraktığı çizgiler, katman katman kabuklar vardır. O kabukları tek tek soydukça altından ne çıkacağını bilirsin ama yine de o koku eline sinsin istersin. Çünkü bilirsin ki o koku, hayattır. Steril laboratuvarlarda üretilmiş parfüm kokulu dünyalardan çok daha gerçektir. Bugün modern dünya bize pürüzsüz, kokusuz, gürültüsüz bir yaşam dayatıyor. “Aman efendim, kimse kimseyi rahatsız etmesin.” Ee? Etmesin de nasıl yaşayacağız? Birbirimize değmeden, birbirimizin kokusunu, acısını, yükünü almadan nasıl insan kalacağız? (Burada araya girip bir parantez açayım: Metroda yanına oturan adamın sarımsak kokmasından şikayet ediyorsun ya, belki de o adam o gün evine götürecek ekmeğin derdinden kendi kokusunu unutmuştur, azıcık empati yahu.)

Gelin biraz eskiye gidelim. Bu meretin tarihi, insanlığın sınıfsal kavgasıyla başlar. Antik Mısır’da piramitleri inşa eden o zavallı kölelere her gün düzenli olarak sarımsak ve soğan yedirirlermiş. Neden biliyor musun? Güçten düşmesinler, hastalanmasınlar da o koca taşları daha hızlı taşısınlar diye. Yani sarımsak, o günün şartlarında bir nevi enerji içeceği, bir nevi ayakta kalma formülüydü. Gel gelelim, piramidin tepesindeki firavunlar ve onların etrafındaki o süslü tapınak rahipleri sarımsaktan nefret ederdi. Tapınaklara sarımsak yemiş birinin girmesi kesinlikle yasaktı. “Tanrıların huzuruna böyle kokulu çıkılmaz” derlerdi. Bak sen şu işe! Kölenin gücüyle yükselen tapınakta, kölenin yediği aşın kokusunu yasaklamak… Tanıdık geldi mi? Bugün de plazaların en üst katlarında “organik beslenme” adı altında milyonlarca liralık salatalar tıkınanların, sokaktaki o mis gibi nohut-pilav arabasının önünden geçerken burunlarını bükmesi tam olarak bu firavun aklının devamıdır.

Ama mutfak, o sınıfsal duvarları öyle bir yıkar ki, aklın şaşar. Sen ne kadar “ben aristokratım, ben asilim” dersen de, o tencerenin içine sarımsak girmeden yaptığın hiçbir yemek tam anlamıyla “mısmıl” olmaz. Fransız mutfağının o havalı şefleri, soslarının gizli formülünü anlatırken bin dereden su getirirler ama günün sonunda o tavanın dibine bir diş sarımsağı patlatıp atmaktan geri duramazlar. Çünkü sarımsak, yemeğin omurgasıdır. O olmadan yemek ayakta duramaz, sadece gevşek bir tat yığını olarak kalır.

Mutfakta sarımsakla çalışırken dikkat etmen gereken, aslında hayata karşı da takınman gereken birkaç altın kural vardır. Bunları kulağına küpe yap, lazım olur:

  • Onu ezmeden lezzetini alamazsın: Sarımsak dürüsttür ama kendini hemen teslim etmez. Şöyle bıçağın yanıyla üstüne “tak” diye vuracaksın. O hafifçe çatlayacak, canı sıkılacak ki içindeki o şifalı yağları, o asıl karakteri dışarı salsın. İnsan da böyledir işte; hayatın sillesini yememiş, hiç ezilmemiş adamın derinliği olmaz, yavan kalır.
  • Asla yakmayacaksın: Sarımsağı kızgın yağın içine atıp kendi haline bırakırsan iki saniyede kömür olur, bütün yemeği de acıtır, mahveder. Ona şefkatle yaklaşacaksın. Kısık ateşte, zeytinyağının içinde hafifçe terleteceksin. Yani demem o ki, karşındakinin canını acıtmadan, onu yakmadan içindeki güzelliği çıkarmayı bileceksin.
  • Kabuğunu hor görmeyeceksin: Çorba yaparken ya da fırına patates atarken sarımsağı kabuğuyla koymayı dene bir kez. O kabuk, içindeki o narin etin yanmasını engeller, onu korur. Tıpkı bizim o dışarıya karşı ördüğümüz sert, bazen kaba görünen duvarlarımız gibi. O duvarlara kızma, onlar bizi hayatta tutan kabuklarımızdır.
  • Fazlası zehir, kararı şifadır: Her şeyin olduğu gibi sarımsağın da fazlası yemeğin bütün dengesini bozar. Diğer malzemelerin sesini kısar, tek başına sahneye çıkar. Hayatta da böyledir; ego dediğin şey sarımsak gibidir, kararında olursa seni dik tutar, fazlası etrafındaki herkesi kaçırır.

Şimdi diyeceksin ki, “Yahu Demirhan, altı üstü bir diş sarımsaktan nerelere geldin?” Ee, benim işim bu. Ben hayata düz bakamam. Bir çizgi çizerken o çizginin arkasındaki gölgeyi ararım. Bir yemek yaparken o malzemenin topraktan tencereye gelene kadar geçtiği yolları, o yolları yürüyen insanların nasırlı ellerini düşünürüm. Bizim buralarda sarımsağa “doğal antibiyotik” derler. Doğrudur, bedeni temizler, mikrobu kırar. Ama bence sarımsak, aynı zamanda zihinsel bir antibiyotiktir. Bizi o sahte modern kibarlıklardan, o “ay kokar mıyım, ay ne derler” korkularından arındırır. Bizi toprağa, gerçeğe, o sokaktaki samimi insana yaklaştırır.

O yüzden, bir dahaki sefere bir yemek yaparken, eline o sarımsak başını aldığında ona sadece bir malzeme muamelesi yapma. Şöyle bir bak üstündeki o incecik beyaz liflere. Binlerce yıldır bu gezegende yaşamış, acı çekmiş, gülmüş, göç etmiş milyarlarca insanın ortak hafızasını taşıyor o. Romalı askerlerin gücü de orada, Anadolu’daki bir köy evinde kaynayan tarhana çorbasının şifası da orada. Hepimiz bir şekilde o ortak tencerenin içindeyiz. Kimimiz acıyız, kimimiz tatlıyız ama hepimiz o yemeğin lezzeti için oradayız.

Kendinizi o steril, kokusuz, yapay dünyaların içine hapsetmeyin. Bırakın elleriniz sarımsak koksun, bırakın üstünüz başınız hayat koksun. Yeter ki kalbiniz o kibir kokusundan uzak dursun.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir