Sanat

Acının Rengi Var mı? Mavi mi, Kırmızı mı, Gri mi?

Sana bir şey soracağım ve istiyorum ki gerçekten düşün: Acın hangi renk? Hemen “mavi” deme. O çok kolay. O çok sinema. O çok “bugün üzgünüm, Instagram’a mavi bir şey koyuyorum.” Ben sana senin acını soruyorum — o ağır, bastıran, sabah kalkarken boynunda hissedilen türden.

Kırk yıldır yüz çiziyorum. Portreler. İnsanlar gelir, oturur, bazen gülümser, bazen bakar sadece. Ben de bakarım. Ama şunu fark ettim zamanla: Yüzleri çizmeden önce renklerini görüyorum. Acılı bir yüz gri değildir. Sarımsıdır bazen. Hatta turuncu. Ya da o koyu, içe kapanan bordo — kadifenin tersine dokunmuş gibi. Renk duygudan önce gelir. Duygu renkten sonra adını bulur.

Ve burada işler karışmaya başlıyor.

Batı sanat tarihine bak: Mavi, hüznün rengi kabul edilmiş. “Feeling blue” denir İngilizce’de. Picasso’nun Mavi Dönemi var — 1901-1904 arası, arkadaşının intiharından sonra. Gerçekten mavi tablolar, gerçekten mavi bir dönem. (Peki o dönemin sonu ne oldu? Picasso aşık oldu ve pembeye geçti. Bu bilgi bedava.) Ama mavi her kültürde hüzün değildir. Bazı kültürlerde mavi koruyucudur, nazardan korur. Bazılarında kutsal göğün rengidir. Aynı renk, farklı yükleri taşır.

Peki kim karar verdi acının mavi olduğuna?

Kandinsky 1911’de “Sanatta Ruhsallık Üzerine” adlı o meşhur kitabını yazdığında renklerin seslerden ve duygulardan oluşan bir sistem olduğunu savundu. Sarı agresifti, mavi sakinleştirici ve içe çekici, kırmızı güçlü ve heyecan verici. Güzeldi, tutarlıydı, sistematikti. Ve tabii ki kısmen yanlıştı. Çünkü insan duyguları sistematik değil. Sen kırmızı görünce öfke de hissedebilirsin, tutku da, utanç da, bayram da. Kırmızı, neyin içinden geçtiğine göre şekil alır.

Ben portre çizerken şunu yaparım: Kâğıdı bırakırım bir süre. Önce bakarım. Sadece bakarım. O insanın taşıdığı şeyi, o anki ağırlığını, neresinden tutunduğunu anlamaya çalışırım. Ve sonra içimde bir renk belirir. Bu renk her zaman “doğru” renk değildir — yani o insanın ten rengini ya da saçının rengini kastetmiyorum. O insanın o andaki iç rengini kastediyorum. Çizim başlamadan önce o rengi hissediyorum ve kalem o renge göre tutuluyor elime. Bunu açıklamak zor. Ama kalemim değişmedi kırk yılda — el değişmedi. Alet değişti, marka değişti, kâğıt değişti. El aynı el. Ve o el öğrendi bir şeyi: Renk, gözden önce içeriden geliyor.

Şimdi şunu düşün:

  • Kahverengi: Çoğu sanat teorisyeni bunu “nötr” sayar. Ama ben kahverenginin acısını bilirim. O yorgun, bitik, bir daha kaldıramayacağım türden acı kahverengidir. Toprağa yakın, ağır.
  • Sarı: Neşenin rengi denilir. Ama Van Gogh’un sarısına bak. O sarılar titriyor. Çığlık atıyor neredeyse. En yalnız sarılar Van Gogh’un sarılarıdır.
  • Beyaz: Boşluk, temizlik, başlangıç. Ya da Emily Dickinson’ın ömrünün son yıllarında giydiği şey. Beyaz çok masum duruyor ama içi bazen kapkara.
  • Gri: “Acı gridir” denir en çok. Evet, doğru. Ama gri aynı zamanda bilgeliktir. Yaşlanmış saçlardır. Yağmurdan sonra gökyüzüdür. Griyi tamamen acıya vermek istemiyorum — haksızlık bu griye.
  • Turuncu: Kimse turuncuyu acıyla anmaz. Ama ben anıyorum. Çünkü turuncu tam da o geçiş halidir — ne gece ne gündüz, ne ağlamak ne gülmek. Çoğu insan o turuncuyu taşıyor üzerinde fark etmeden.

Frida Kahlo’ya dönelim biraz. Frida acıyı renkte değil, nesne ve bedende ifade etti. Kırık omurgalar, geyik bedeni, kesik saçlar. Renk onun tablolarında canlıydı — o Meksika toprak renkleri, o kırmızılar. Acıyı soluk renkle anlatmayı reddetti sanki. “Ben acı içindeyim ama solmuyorum” dedi tuvaline. Bu da bir felsefe. Belki acının rengi, kişinin acıya verdiği tepkinin rengidir. Acının kendisinin değil.

Bir de şunu söyleyeyim, biraz rahatsız edici olacak ama söyleyeyim: Acıyı renksiz bırakmak da bir tercih. Bazı sanatçılar acıyı kasıtlı olarak boşlukta bırakır. Yani renksiz, tamamlanmamış, yarım. Çünkü acı bazen tamamlanamaz. Yas tutulmaz, işlenmez, renge dönüşmez — öylece orada durur, yarım bir çizgi gibi. Ve o yarım çizgi bazen tamamlanmış bir tablodan daha dürüsttür.

Kırk yılda öğrendim ki portre çizmek bir renk seçimi değil, bir karar meselesidir. O insanın acısını görmek mi istiyorsun, gücünü mü, ikisini birden mi? Ve neyi göstermek istediğin kadar, neyi saklamak istediğin de o portreye siner. Ressam seçer. Ama seçimi yaparken de o kalemin ucundaki ağırlığı — empatiyi — hisseder. Hissetmezse, çizgi çizmiş olur sadece. Portre değil.

Acının rengi yok aslında. Ya da her rengi var. Ya da sen hangi renge bakıyorsan, acın oraya siner. Bu cevap seni tatmin etmedi, biliyorum. Ama bak — tatmin edici cevaplar genellikle yanlış sorulara veriliyor. Doğru soru zaten seni biraz rahatsız bırakır. Ve sen o rahatsızlıkla biraz oturursun. Ve oturunca, belki kendi acının rengini kendin keşfedersin.

Ben keşfedersem söylerim. (Şu an benim acım koyu sarı bir şey — ama üzerinde düşünüyorum.)

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir