Gastronomi

Bir Yemek Neden Sizi Ağlatır? Hafıza ve Tat Arasında

Bir gün yiyeceksin bir şeyi — belki sokak arasında rastgeldiğin küçük bir dükkânda, belki birinin mutfağında, belki de tamamen yanlış bir yerde, yanlış bir saatte — ve birden içinde bir kapı açılacak. O kapının arkasında ne olduğunu bilmiyordun, bilmeni mümkün değildi. Ama işte orada duruyor: annen, çocukluğunun o mutfağı, ya da çoktan gitmiş biri. Bir lokma. Bir saniye. Sonra her şey.

Bunu neden hiç kimse bize okul sıralarında söylemedi? Coğrafya, tarih, matematik — tamam, bunlar da lazım. Ama şunu öğretselerdi: bir yemek, bir fotoğraf albümünden daha derinde saklıdır sizin içinizde. Belki ders kitabı yazanlar henüz o lokmayı yememişti.

Meseleye biraz farklı bir yerden girelim. Beyin, kokuyu ve tadı işleyen bölgelerini duygusal hafızayla neredeyse yan yana kurmuş. (Evrim mi bunu yaptı, kader mi — bilmiyorum, ikisi de tuhaf varlıklar.) Yani bir koku ya da tat, “mantıklı” filtrelerden geçmeden doğrudan hissedilen yere iniyor. Bir fotoğrafa baktığınızda beyin önce analiz eder, sonra duygu üretir. Ama bir şeyi tattığınızda o sıra bazen tersine döner — önce hissedersiniz, sonra “bu neydi?” diye sorarsınız.

Marcel Proust bunu 1913’te bir bisküviyle anlatmıştı zaten. Madeleine meselesi. Çayına batırdığı o küçük kek onu çocukluğuna taşımıştı, romanı da oradan doğmuştu. Edebiyat tarihinin en uzun kitabı bir bisküviden çıktı, düşün sen. (Herkes onu analiz etti, kimse asıl soruyu sormadı: o bisküvi ne kadardı, tarifi var mıydı?)

Ama Proust’u bir kenara bırakalım, o kendi dünyasında yaşıyordu. Sen ne zaman ağladın bir yemek yüzünden? Ya da ağlamadın ama bir yerde duraksadın — çatal havada, gözler boşlukta, ağız çiğnemeyi unuttu bir an. Hepimizin böyle bir yemeği vardır. Hepimizin.

Ben sana birkaç örnek vereyim, tanıyacaksın kendini:

  • Babaannenin yaptığı mercimek çorbası. Başka kimse aynısını yapamaz, yapamazdı da. Onun ölçü birimi “biraz” ve “gözle kararında”ydı. O ölçüler onunla gitti.
  • İlk kez sevdiğin biriyle gittiğin o restoran — artık o insan yok hayatında, ama aynı yemeği yersen aynı masada otururmuşsun gibi hissedersin.
  • Yurt dışında uzun süre kaldıktan sonra döndüğünde yediğin ilk simit. Simit, simit değildir o an. Simittir ama aynı zamanda her şeydir.
  • Hasta yatağında büyüdükten sonra sana getirilen o ıhlamur. Kokusu odayı değil, tüm çocukluğunu kaplar.

Bunların hiçbiri tesadüf değil. Hafıza, duyguyla pekişir. Ve en güçlü duygular genellikle bedenle birliktedir — yediğimiz, içtiğimiz, kokladığımız şeylerle. Beyin, “bu an önemliydi” diye işaretlediği anları daha derin kodlar. Yemek masaları çoğunlukla önemli anlardır: doğum günleri, cenaze yemekleri, kavuşmalar, vedalar. Masa etrafında yaşadıklarımız bize her seferinde bir tat armağan eder, biz de farkında olmadan o tadı o ana bağlarız.

Peki bu bağ bozulabilir mi? Evet. Ve bu da ayrı bir acıdır. Bir yemek sever, yıllarca seversin, sonra birinin ağzından bir söz duyarsın ya da başka bir anıyla kirletilir o lezzet — artık tadı çıkmaz. Damağın değişmedi, ama anlam değişti. Yemeği değil, o yemeğe yapıştırdığın insanı yiyordun aslında. Bunu anladığın gün garip bir özgürlük hissedersin, ama önce biraz acır.

Gastronomi kitapları genellikle teknik şeylerden bahseder. Hangi malzeme ne kadar, hangi ısıda, ne kadar süre. Bunlar güzeldir, lazımdır. Ama hiçbir tarif şunu söyleyemez: “Bu yemeği yaparken kim aklına gelecek?” Bunu tarife yazamazsın. O kişi sende yaşıyor zaten, tarife sığmaz.

Göç meselesine de değinelim biraz. Türkiye’den ya da başka bir yerden başka bir ülkeye göç edenler bilir bunu çok iyi. Yeni şehirde her şey değişir — dil, koku, ritim. Ama bir gün bir tencereye uzanırsın, aynı baharatı koyarsın, kapak kapanır ve buhar çıkar — ve sen birden hem oradasın hem buradasın. İki zamanı, iki mekânı aynı anda tutarsın burnunda. Bu sizi deli etmez. Aksine, ayakta tutar. Yemek bir köprüdür — kimlik için, hafıza için, varoluş için. Sadece karın doyurmak için değil.

Ve işte tam burada bir şeyi söylemek istiyorum: Bir yemek paylaşmak, bir fotoğraf paylaşmaktan çok daha derin bir şeydir. Birine yemek yapıyorsanız, aslında şunu diyorsunuzdur: “Seni besleyeceğim, seni hatırlayacağım, ve belki sen de beni bir gün bir lokmayla hatırlarsın.” Bu kadar büyük bir şey bu. Bu kadar sessiz ve büyük.

Bir dahaki sefer bir yemek sizi duraksatırsa — çatal havada, göz boşlukta — sakın geçiştirmeyin. Oturun o anın içinde biraz. Kimi gördünüz? Nereye döndünüz? O an size ne söyledi?

Cevabı bana anlatmak zorunda değilsiniz. Ama kendinize yalan söylemeyin.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir