Sanat

Bakmak mı, Görmek mi? Bir Portrenin Görünmez Ağırlığı

image

Bakmak mı, Görmek mi? Bir Portrenin Görünmez Ağırlığı

Hiç bir insanın yüzüne, sanki onun bütün günahlarını, sakladığı o kimsesiz kederlerini ve hatta sabah içtiği o yarım kalmış kahvesinin tadını kendi damaklarında hissedecekmiş gibi baktın mı? Bakamazsın. Genelde bakmıyoruz çünkü. Sadece çarpıyoruz. Gözlerimiz, karşıdaki insanın yüzeyine çarpıp geri dönüyor; bir duvara atılan tenis topu gibi. Sonra da “insan tanıyorum” diye ortalıklarda dolanıyoruz. Hadi oradan! İnsanı tanımak için önce onun yüzündeki o coğrafyayı, o kırışıklıkların hangi depremlerden kaldığını, o gözaltı torbalarının hangi uykusuz gecelerin bakiyesi olduğunu anlaman lazım.

Ben kırk yıldır çiziyorum. Kırk yıl. Dile kolay, ömür törpüsü. Bu kırk yılın sonunda öğrendiğim en net şey ne biliyor musun? Alet değişir, el değişmez. İster elime en alasından bir kömür kalem alayım, ister dijital bir ekranın başında ışıkla oynayayım; o çizgiyi çeken şey parmaklarım değil, vicdanımdır. Eğer o vicdan titrerse, çizgi de titrer. Eğer o vicdan birini “öteki” diye ayırırsa, o portre bir karton parçasından öteye gidemez. Sanat dediğin şey, o insanın yükünü kendi sırtına alıp kağıda öyle boşaltma sanatıdır.

Yüzdeki Coğrafya ve Maskelerin Düşüşü

Bana bazen soruyorlar, “Demirhan abi, nasıl bu kadar gerçekçi oluyor bu bakışlar?” diye. Cevap basit aslında ama anlaması biraz mesai istiyor: Ben o insanın gözlerini çizmeden önce, onun neye ağladığını merak ediyorum. (Evet, biraz röntgenci bir ruh hali gibi gelebilir ama sanatın kendisi zaten hayatın mahremine sızma girişimi değil mi?) Bir portreye başladığımda, karşımdaki kişi önce bir maske takar. En iyi açısını verir, çenesini yukarı kaldırır, “bak ben ne kadar mühim biriyim” pozu keser. Ama ben beklerim. O maske ağırlaşana, o sahte dik duruş yorulana kadar beklerim. Sonra o omuzlar hafifçe çöker, bakışlar bir anlığına boşluğa dalar ya… İşte o an, kalemin kağıda ilk vuruş vaktidir.

Benim dünyamda “öteki” yoktur dedim ya, aslında hepimiz birilerine göre ötekiyizdir. Almanya’nın gri sokaklarında dolaşırken bir göçmenim, Türkiye’nin kalabalığında bir sanatçıyım, mutfakta bir aşçıyım. Bu kimliklerin hepsi birer katman. Bir portreyi çizerken o katmanları tek tek soymak gerekir. Soydukça ne kalır geriye? Safi insanlık. Etiketi, rütbesi, parası pulu olmayan, sadece “orada olan” bir can. İşte o canı yakaladığında, fırçayı ya da kalemi nereye sürersen sür, sonuç gerçek olur.

“İnsanın yüzü bir kitaptır, ama herkesin dili o kitabı okumaya yetmez. Okumak için önce kendi sayfalarını karıştırmış olman gerekir.”

Alet Değişir, El Değişmez (Ve Tabii Ki Ruh Da)

Teknoloji falan filan… Şimdi her şey çok hızlı, değil mi? Herkesin elinde bir telefon, her köşe başında bir filtre. Herkes pürüzsüz, herkes kusursuz, herkes acayip mutlu. Yalan! O pürüzsüz ciltlerin altında ne fırtınalar kopuyor, biz biliyoruz. Ben o pürüzleri seviyorum. Bir insanın alnındaki o derin çizgi, aslında bir direnç öyküsüdür. Onu yok sayarsan, o insanı yok sayarsın. (Bak burası mühim, kulağına küpe yap.)

Şimdi bazıları çıkıp diyor ki “Artık bilgisayarlar da çiziyor Demirhan, senin kırk yıllık emeğin ne olacak?” Gülerim ben buna. Bilgisayar çizer, algoritma hesaplar, piksel dizilir… Ama o bilgisayar, o çizgiyi çekerken eli titremez. Bir insanın gözündeki o nemin, aslında bir özlemden mi yoksa bir öfkeden mi kaynaklandığını ayırt edemez. Çünkü o, yükü hissetmez. Sanatçı dediğin, o yükün altında ezilen ama o ezilmeden bir güzellik çıkaran delidir. Alet ne olursa olsun, elin o kağıtla, o piksellerle kurduğu bağ, aslında ruhun bir yansımasıdır.

Bir portreye bakarken sadece benzerliğe bakıyorsan, sen sadece bir aynaya bakıyorsun demektir. Ama o portreye baktığında karnına bir kramp giriyorsa, “Vay be, bu adam neler yaşamış” diyorsan, işte o zaman sanat yerini bulmuş demektir. Ben o krampın peşindeyim kırk yıldır. O yüzden stüdyoma her geleni almam. Aptalı, faşisti, vicdansızlığı meziyet sananı kapıdan çeviririm. Çünkü onların yüzünde çizecek bir derinlik bulamam; sadece bir boşluk vardır ve boşluğu çizmek dünyanın en sıkıcı işidir.

Mutfak, Masa ve Kağıt: Hayatın Üçgeni

Sadece çizmekle de bitmiyor iş. Bazen bir portreyi bitirdiğimde mutfağa geçerim. Bir soğan doğrarken düşünürüm o yüzü. (Soğan doğrarken ağlamak, portre çizerken hissetmekle kardeştir, unutma.) Gastronomi de bir sanattır benim için; malzemenin özüne inmek, onun ruhunu tabağa koymak… Tıpkı bir yüzün ruhunu kağıda koymak gibi. Eğer o yemeğe sevginle dokunmazsan, sadece karnını doyurursun. Eğer o portreye empatinle dokunmazsan, sadece gözünü boyarsın.

İnsanlar birbirine bakmayı unuttu azizim. Herkes birbirinin ekranına, markasına, ayakkabısına bakıyor. Kimse kimsenin gözünün içine, “Naber lan, gerçekten nasılsın?” diye bakmıyor. İşte benim portrelerim o sorunun cevabıdır. Kağıdın üzerine dökülen her çizgi, bir selamlaşmadır. “Seni gördüm, seni anladım ve seni bu haliyle seviyorum” demenin bir yoludur.

Sonuç olarak; elindeki kalem ister altın olsun ister kurşun, eğer o kalemi tutan el bir insanın acısına dokunabiliyorsa, sen sanatçısın. Gerisi sadece zanaat, gerisi sadece teknik detay. Tekniği her mahalle bakkalı öğrenir (bakkalları küçümsemiyorum, onlar hayatın merkezidir, o ayrı), ama o bakışı yakalamak için önce biraz canın yanacak, biraz gurbet göreceksin, biraz da başkasının ekmeğine tuz olacaksın.

Bizim işimiz insanla. İnsanın olduğu her yerde de bir hikaye vardır. O hikayeyi düzgün anlatın. Kimseyi kırmadan ama kimseye de eyvallah etmeden. Sanatın adaleti budur. Şimdi ben gidip bir kahve koyayım, belki yeni bir yüz gelir, belki eski bir hatıra canlanır kalemimin ucunda. Hayat devam ediyor, çizgiler de öyle…

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir