
Hiç düşündün mü, bir insanı en çıplak nerede görürsün? Podyumda mı, kürsüde mi, yoksa o çok sevdiği sosyal medya filtresinin arkasında mı? Geç bunları, hepsi hikâye. Bir insanı en çıplak, pazar sabahı elinde bir dilim ekmek içiyle tavaya girişirken görürsün. O tavanın başında, domatesin suyuyla biberin acısı birbirine geçerken, insanın maskesi de erir gider. İşte o an, kimin faşist, kimin vicdanlı, kimin “mısmıl” olduğu dumanın arasından süzülüverir.
Soğan Melesi Değil, Varoluş Sancısı
Yıllardır bitmedi şu “Menemen soğanlı mı olur, soğansız mı?” tantanası. Sanırsın memleketin bütün dertleri bitti, bir bu kaldı. (Gerçi memlekette dert bitmez, biz dert üretme fabrikasıyız ya, neyse). Bak kardeşim, sana bir aşçı ve kırk yılını kağıt üzerinde yüzler çizerek geçirmiş bir adam olarak söyleyeyim: Mesele soğan değil, mesele senin o soğanı o tavaya hangi niyetle doğradığın. Eğer o soğanı, yanındakiyle kavga etmek için bir bahane bellediysen, dünyanın en iyi domatesini de koysan o yemekten hayır gelmez. Çünkü o yemeğe zehir katmışsındır bir kere; kibir zehri.
Sanat felsefemde hep söylerim: “Alet değişir, el değişmez.” Fırçayı bırakıp bıçağı elime aldığımda da aynı adamım. Portre çizerken bir insanın göz altındaki o yorgun çizgiyi nasıl görüyorsam, bir domatesin güneşten aldığı o kızarıklığın içindeki emeği de öyle görüyorum. İnsanları etiketleriyle görmeyi bıraktığın gün, mutfakta da hayatta da devrim yapmış olursun. “Öteki” dediğin adamın yaptığı şakşuka, senin babaannenden öğrendiğin menemene öyle bir benzer ki, şaşar kalırsın. Neden? Çünkü açlık aynı, gurbet aynı, o tavanın başında duyulan o kadim yalnızlık hissi aynı.
Göçün Tadı Tuzuna Karışınca
Şimdi gel biraz zikzak yapalım, rotayı Akdeniz’in öte yakasına, Mağrip’ten İsrail’e, oradan bizim Ege kıyılarına kıralım. Şakşuka dediğin şey aslında bir göç hikâyesidir. Yahudiler Kuzey Afrika’dan yanlarında getirdi bu lezzeti. Domates, biber, sarımsak ve üzerine kırılan yumurta… İsrail’de “Shakshuka” derler, bizde “Menemen”in amcaoğludur. İsimler değişir, coğrafyalar değişir ama o lezzetin verdiği o “evdeyim” hissi değişmez. (Bu arada, gerçek şakşukada patates olmaz diyenlere de selam olsun, her şeyin bir “aslı” vardır elbet ama lezzetin pasaportu yoktur).
“Bir portreyi çizerken önce o insanın yükünü görürüm, sonra yüzünü. Bir yemeği yaparken de önce malzemenin çilesini bilirim, sonra tadını.”
Mutfak, demokrasinin en saf halidir. Eğer faşist değilsen, o sofrada herkese yer vardır. Benim soframda “aptal” barınamaz ama cahile kapım açıktır; çünkü cahillik geçer, aptallık bakidir. Bir adam gelip bana “Bu yemek neden böyle?” diye sorarsa sabaha kadar anlatırım. Ama “Bu yemeği şu ırk yapar, bu dinin haramıdır” diye başlarsa, elindeki ekmeği alır, kapının önüne koyarım. Çünkü gastronomi, insanı insana yaklaştıran bir köprüdür, duvar değil.
Alet Değişir, El Değişmez
Kırk yıldır portre çiziyorum. Binlerce yüz, binlerce hikâye… Her birinde o insanın yükünü kalemimin ucunda hissettim. Bazen bir çizgiyi yanlış atarsın, bütün ifade değişir. Yemek de öyledir. O sarımsağı bir saniye fazla kavurursan, bütün o güzelim emeği yakarsın. Ama elin alışkınsa, o elin vicdanı varsa, ne aletin değişmesi ne de malzemenin farklılığı seni bozar. Teknoloji gelişiyor, fırınlar akıllanıyor, kalemler dijitalleşiyor; ama o ruhu, o yaşanmışlığı oraya koyacak olan yine sensin. Dijital ekranda portre çizerken de, odun ateşinde güveç yaparken de aynı samimiyeti arıyorum.
Peki, biz neden bu kadar ciddiye alıyoruz her şeyi? Neden bir menemen tarifi üzerinden birbirimizi boğazlıyoruz? Çünkü kendimizi tanımlayacak başka bir şeyimiz kalmadı da ondan. Bir etikete tutunup “Ben şuyum” demek, “Ben insanım” demekten daha kolay geliyor. Oysa o tavanın dibini sıyırırken hepimiz aynıyız. Hepimiz biraz yaralı, hepimiz biraz aç, hepimiz biraz “öteki”yiz. Ve bu, inan bana, çok güzel bir şey. Birinin ötekisi olmak, aslında bir bütünün parçası olduğunun kanıtıdır.
Mutfaktaki İroni: Gurme miyiz, Aç mıyız?
Şimdilerde bir “gurmelik” modası çıktı, evlerden ırak. Altın varaklı tabaklarda sunulan iki gramlık etlere dünya para verip, sonra da “Ay çok otantik” diye gezinen tiplemeleri gördükçe gülüyorum. (Hiciv benim işim, kusura bakmasınlar). Sahicilik o süslü restoranlarda değil, sokağın arasındaki o dumanı tüten esnaf lokantasındadır. Oradaki amcanın suratındaki o kırışıklık, o yemeğin en büyük baharatıdır. O adamın elinde kırk yılın yorgunluğu vardır; o elden çıkan köfteyi, dünyanın en iyi şefi gelse yapamaz. Çünkü o köftede sadece kıyma yok, o köftede bir ömür var.
Empati diyoruz ya hani, süslü kelime… Aslında empati dediğin, o tavanın başında yemeği bekleyen çocuğun gözündeki parıltıyı görebilmektir. O portreyi çizerken, o insanın içindeki karanlığı kendi kağıdına bulaştırabilmektir. Didaktik olmayı sevmem, bilirsin. Kimseye akıl verecek yaşta değilim (yaş yetmiş iş bitmiş değil ama yolun yarısını çoktan geçtik). Sadece şunu diyorum: Kendinizi bu kadar kasmayın. Hayat, bir menemenin soğanı kadar basit ve bir şakşukanın acısı kadar gerçektir.
Sonuç Yerine Bir İtiraf
Bazen çizdiğim portrelerin canlandığını hayal ederim. Onlarla mutfağa girip karşılıklı birer kadeh bir şey içtiğimizi… (Tabii faşistleri ve vicdansızları fırçayla silip attıktan sonra). O zaman dünya daha yaşanılır bir yer oluyor. Sanat, gastronomi, felsefe; hepsi aynı kapıya çıkıyor: İnsan kalabilmek. Eğer bir yemeği yaparken ya da bir yüzü çizerken “ötekine” karşı bir nebze olsun şefkat duymuyorsan, yaptığın iş sadece bir zanaattır, sanat değil.
Velhasıl kelam, ister soğanlı yap menemenini ister soğansız. İster şakşukaya patates koy, ister koyma. Ama ne yaparsan yap, içine o insanlık yükünü, o vicdanın ağırlığını katmayı unutma. Kendine de başkasına da “mısmıl” davran. Hayat kısa, tavalar sıcak, ekmek taze… Daha ne olsun?
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.
