Sanat

Portrenin Arkasındaki Yük: Bir Çizgiden Fazlasını Görmek

image

Bir Çizginin Namusu ve Kırk Yıllık Ter

Sahi, birinin yüzüne en son ne zaman “gerçekten” baktın? Hani şu metroda karşına oturan, elindeki telefona sanki hayatının sırrı oradaymış gibi gömülen o hergelenin yüzünden bahsetmiyorum. Ya da her gün aynada saçını düzeltirken, o gözlerinin altındaki torbaları kapatmaya çalıştığın “yabancıdan” da bahsetmiyorum. Gerçekten bakmaktan bahsediyorum; hani şu derinin altındaki damarı, o damarın içinden akan kederi ve o kederin kaynağı olan o devasa yükü görmekten…

Kırk yıl olmuş. Dile kolay, bir ömür. Dile gelince kolay da, kağıda dökünce o kadar “mısmıl” olmuyor işte. Elime ilk kalemi aldığımda dünyayı kurtaracağımı sanıyordum (kim sanmıyordu ki?). Sonra baktım dünya pek kurtulmaya niyetli değil, ben de bari dünyayı çizeyim dedim. Ama öyle dağı taşı, ağacı kuşu değil; insanı. Çünkü en büyük arıza da, en büyük mucize de orada. Portre çizmek, benim için birini kağıda hapsetmek değil, o insanın içindeki mahkûmu dışarı çıkarmak gibi bir şey.

Sanat felsefesi diye başınızı ağrıtmayacağım, merak etmeyin. Akademik dille “figüratif yaklaşımın ontolojik temelleri” falan derseniz, ben orada yokum. Benim dünyamda kural basit: “Alet değişir, el değişmez.” İster kömür kalemle çiz, ister tabletin ekranına tırmala, ister çamurdan yont; eğer o elin arkasında bir vicdan, bir dert, bir “mesele” yoksa, yaptığın şey sadece dekorasyondur. Ve bilirsin, ben dekoratör değilim.

Gözün Görmediği, Gönlün Çektiği

Bir portreyi çizerken önce o insanın yükünü görürüm demiştim ya, ciddiyim. Adam karşıma oturur, “Beni bir çiziver,” der. O an sadece burnunun kemeriyle, gözünün rengiyle ilgilendiğimi sanır. Halbuki ben o sırada onun çocukken yediği o tokatın izini arıyorumdur. Ya da ilk aşkının onu nasıl terk ettiğini, şu an cebindeki son parayla ne yapacağını düşündüğünü… (Evet, bazen çok kurcalıyorum ama çizgi dediğin şey biraz da casusluktur.)

İnsanları etiketleriyle görmeyi reddediyorum. “Bu zengin, bu fakir, bu amir, bu memur…” Geçiniz bunları. Benim stüdyomun kapısından içeri herkes girebilir ama herkes orada kalamaz. Aptallığa tahammülüm az, vicdansızlığa hiç yok. Faşist mi? Yolu açık olsun, başka kapıya. Ama geri kalan herkesle, o “öteki” dediğimiz, aslında hepimizin bir yerlerde olduğu o tuhaf kalabalıkla derdim var. Empati dediğiniz şey, öyle kitaplarda anlatılan süslü bir kavram değil; o kurşun kalemin ucundaki somut ağırlıktır. Birinin acısını görmeden, onun o hafif yamuk gülüşündeki hüznü yakalamadan çizdiğin portre, vesikalıktan öteye gitmez.

Şimdi diyeceksin ki, “Demirhan abi, alt tarafı bir resim yapıyorsun, ne bu derinlik sarhoşluğu?” Bak güzel kardeşim, mesele sadece resim değil. Mesele, bu dünyada birbirimize nasıl baktığımız. Birini çizerken ona “muhtaç” kalırsın. Onun yüzündeki her kırışıklığa, her lekeye saygı duymak zorundasın. O leke, o adamın bu hayatta aldığı yaraların madalyasıdır çünkü. O madalyayı görmezden gelirsen, o insanı eksik bırakırsın.

Alet Edavat Meselesi: Kalem mi, Ruh mu?

Gelelim şu teknoloji meselesine. Etrafta bir “eyvah, sanat ölüyor” havası var ki sormayın. Yok efendim fırça bitmiş, yok kalem yerini tuşlara bırakmış… Bırakın bu işleri. Alet değişir diyorum ya, el aynı el. Leonardo bugün yaşasa, emin olun elinde sadece gümüş kalemle gezmezdi. Ama neyle çizerse çizsin, o “Mona Lisa”daki o müstehzi ifadeyi yine verirdi. Çünkü mesele piksellerde değil, o pikselleri yan yana getiren niyetin içinde.

Yazılarımda da, resimlerimde de bu zikzaklı yapıyı seviyorum. Hayat da böyle değil mi zaten? Tam ciddi bir şey konuşurken karnın acıkır, tam birine aşık olduğunu itiraf edecekken sokağın başındaki kedinin miyavlamasıyla büyün bozulur. (Geçen gün tam birinin göz bebeğindeki o pırıltıyı yakalamışken, dışarıdan geçen hurdacının sesiyle elim kaydı, adamın gözü hafif şaşı oldu; sonra baktım, aslında o adam zaten dünyaya biraz şaşı bakıyormuş, öyle bıraktım.)

Mutfakta da böyledir bu iş. Bir yemeğin tarifini harfiyen uygulayabilirsin ama o yemeğe ruhunu koymazsan, sadece “karın doyuran bir karışım” olur. Sanat da, yemek de, siyaset de vicdan işidir. Eğer bir tabağa sevgiyle (bak bu kelimeyi çok kullanmam ama yeri gelince hakkını veririm) dokunmazsan, o malzeme sana küser. Kağıt da böyledir. Kalemi üstünde sertçe gezdirirsen kırılır, nazik davranırsan sana sırlarını açar.

Öteki Diye Bir Şey Yok, Hepimiz Biraz Yamuğuz

Dünyanın hali malum. Herkes birbirini “ötekileştirme” peşinde. Oysa bir portre sanatçısı olarak söyleyeyim: Hepimiz aslında birbirimize o kadar çok benziyoruz ki… Hepimizin içinde o gizli saklı korkular, o dışarı vuramadığımız ukdeler var. Bir Almanla bir Türkün, bir zenginle bir yoksulun yüzündeki “yalnızlık” çizgisi aynı kalemle çizilir. Fark sadece ışığın vurduğu yerdedir.

Siyaset de buradan doğuyor işte. Eğer o insanlık bağını koparırsan, demokrasi dediğin şey bir sayı oyununa döner. İnsan hakları dediğin, kağıt üzerinde kalan birer cümleden ibaret olur. Ben o bağın peşindeyim. Portrelerimde sadece bir kişiyi değil, o kişinin temsil ettiği insanlık durumunu yakalamaya çalışıyorum. Bazen sert bakarım, bazen ironiyle yaklaşırım ama asla tepeden bakmam. Çünkü biliyorum ki, o kağıdın üzerindeki yüz ne kadar “yamuksa”, benim ruhum da o kadar “yamuk”. Ve bu yamukluk, bizi insan yapan asıl şey.

Hicivle karışık söyleyeyim: Ciddiye alınmayı bekleyen o kadar çok boş teneke var ki etrafta, insan bazen sadece gülüp geçmek istiyor. Ama o boş tenekelerin gürültüsü, gerçek insanların sesini bastırmasın diye ben yine o kalemi elime alıyorum. Kimse girmese de ben o karanlık odalara girip, kimsenin bakmadığı o yüzlerin hikayesini yazıyorum ve çiziyorum.

Mesele Sadece Benzemek mi?

Son olarak şunu söyleyeyim: Bir portre bittiğinde, “Aaa, tıpkı ben!” deniliyorsa, bazen başarısız olmuşumdur. Çünkü ben senin aynadaki aksini değil, senin bile kendine itiraf edemediğin halini çizmek isterim. Sanat dediğin, insanı biraz rahatsız etmeli, biraz yerinden kıpırdatmalı. “Mısmıl” bir iş çıkarmak demek, her şeyi pürüzsüz yapmak demek değildir; tam aksine, o pürüzleri öyle bir göstermektir ki, bakan kişi o pürüzde kendi hayatını bulsun.

Hayat, lineer bir çizgi değil. Zikzaklar çizeceğiz, tökezleyeceğiz, bazen çizgiyi taşırağız. Ama o kalemi tutan elin titrememesi lazım. Vicdandan, adaletten ve en önemlisi o saf insanlık halinden yana titrememesi… Alet değişir, dünya değişir, rejimler değişir ama insanın o kadim hikayesi değişmez. Ben o hikayenin peşindeyim, kırk yıldır ve muhtemelen son nefesime kadar.

Neyse, çok kafa açtım yine. Ama biliyorsunuz, benim huyum böyle. Bir başlarım, nereden çıkacağım belli olmaz. Önemli olan o yolculuğun kendisi, vardığın yer değil. Şimdi git bir aynaya bak ama saçını düzeltmek için değil; o gözlerinin derinindeki o hergeleyi selamlamak için. O hergele orada olduğu sürece, hala bir umut var demektir.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir