Felsefe

Yas Tutmayı Unutan Bir Çağda Hüzün Nereye Gitti?

Sana bir şey soracağım ve dürüst olmanı istiyorum: En son ne zaman gerçekten ağladın? Yani öyle maskeyi indirip, açıklamaya gerek duymadan, “neden ağlıyorsun” sorusuna hazır cevap üretmeden — sadece ağladın?

Hatırlamakta zorlanıyorsan muhtemelen sorun sende değil. Sorun, hüznü bir arıza olarak gören çağda. (Belki ikisinde de. Ama bunu sonra konuşuruz.)

Bir noktada — tam olarak ne zaman bilmiyorum, kimse ilan etmedi — hüzün bir duygu olmaktan çıktı ve bir teşhis hâline geldi. Üzgünsen bir şeyler ters gitmektedir. Bir şeyler ters gitmekteyse düzeltilmelidir. Düzeltilmek için ilaç, uygulama, nefes egzersizi, motivasyon videosu, terapi (terapi güzel ama bağlamı doğru kullanınca) veya en az üç kişinin “iyi misin” sorusu gerekmektedir. Ve sen, yas tutmak yerine, yasını yönetmeye başlarsın.

Yönetilen yas, yas değildir. O başka bir şeydir. Belki bürokratik bir üzüntüdür. Formları doldurulmuş, süresi belirlenmiş, onaylanmış bir acı.

Eski insanlar bunu daha iyi biliyordu. Onlara “eski kafalı” diyebilirsin, ben itiraz etmem. Ama bir düşün: Anadolu’da birisi ölünce komşular gelir, günlerce oturur, ağıt yakılır, saç yolunur, yemek yapılır, hikâyeler anlatılırdı. Çünkü toplum şunu sezgisel olarak anlıyordu — acı, paylaşılınca erimez ama şekil değiştirir, taşınabilir hâle gelir. Yas bir etkinlikti. Kolektif bir ritüel. Hatta bir sanat biçimi.

Şimdi ne var? Sosyal medyada bir anı paylaşılır, altına kalpler yağar, birkaç gün sonra algoritma başka bir şey getirir. Yas, içerik formatına sığdırılmıştır. Kaybın karşısında “💔 geçmiş olsun” yazan insanları suçlamıyorum — ne yazacaklar ki, çağ bunu dayattı. Ama bu, gerçek yas değil. Bu, yasın gölgesi.

Peki neden bu kadar korkuyoruz hüzünden?

Bence birkaç nedeni var:

  • Verimsizlik korkusu: Üzgün insan üretmez. Üretmeyen insan değersizdir. Bu denklem farkında olmadan içimize işledi.
  • Bulaşıcılık paranoyası: Birinin acısına gerçekten dokunmak, kendi yaramızı da hissettirir. Çoğu insan buna hazır değil, bu yüzden mesafe koyar.
  • Mutluluğun zorbalığı: “Pozitif ol”, “iyisini düşün”, “şükret” — bunlar iyi niyetle söylenir ama hüznü bastırmak için kullanıldığında küçük birer şiddet hâline gelir.
  • Çözüm kültürü: Her şeyin bir çözümü olması gerektiğine inandık. Oysa bazı şeyler çözülmez, sadece yaşanır.

Ben portre çizerken bunu çok net görürüm. Bir yüze bakarken önce yorgunluğunu, kaybını, bıkkınlığını fark ederim — sonra gülümsemesini. Çoğu insan gülümsemenin çizilmesini ister. Oysa en derin portreler, hüznü saklamaya çalışan yüzlerdir. O çizgi — kaşın tam altındaki o ince gerginlik — orada bir ömür durur.

Psikologlar bunu yıllardır söylüyor ama kimse duymak istemiyor: Yas, bir süreç değil, bir geçiş hakkıdır. Acıyı hissetmeden geçmek, onu yok saymak değildir — ertelemektir. Ve ertelenen yas, faiziyle geri döner. Depresyon olarak, öfke olarak, bir gece ansızın gelen o sebebini bilemediğin boşluk olarak.

Yunan’da “penthos” var, hüzün için. Portekizce’de “saudade” — hem özlem hem hüzün hem de güzellik içeren o tarifi zor duygu. Türkçe’de “hüzün” var, Orhan Pamuk’un bütün bir kitap yazdığı, İstanbul’un kıyısına sinmiş o ağır, kadifemsi hal. Dillerin hüzne bu kadar önem vermesi tesadüf mü? Hayır. Çünkü kültürler, hüzün olmadan tam olmadığını bilmiştir.

Hüzün, derinliğin kapısıdır. Sevinç yüzeyde yüzer, hüzün dibe çeker — ama dip aynı zamanda zeminin ta kendisidir. Ayakların basacağı yer. Oradan itilir ve yukarı çıkılır. Ama önce o derinliğe gitmek gerekir. Oradan kaçmak değil.

Bu noktada şunu da söylemeliyim: Hüzünle depresyonu karıştırmayalım. Depresyon, hüznün donmuş hâlidir — zaman geçmez, renk değişmez, nefes daralır. O başka bir konuşma, başka bir uzmanlık alanı. Ama sağlıklı hüzün? O bizim hakkımız. Hatta görevimiz.

Çünkü hüzün duymayan insan, başkasının acısına da dokunamaz. Empati, kendi yaramızdan geçer. Kalemimin ucundaki o ağırlık — başkasının yüzündeki yorgunluğu görmemi sağlayan şey — benim de bir yerlerden geçmiş olmamdan kaynaklanır. Bunun başka yolu yok.

O yüzden sana şunu öneriyorum:

  • Bir sonraki hüznünü “yönetme”. Otur onunla. Çay yap. Bırak gelsin.
  • Birinin yasını tutarken “geçer” deme. Sadece orada ol.
  • Hüznü verimli yapmaya çalışma — şiir yazmana, bir şeyler üretmene gerek yok. Sadece hisset.
  • Ve en önemlisi: Birisi sana “iyi misin?” diye sorduğunda, bazen “hayır” demeyi dene. Dünyanın sonu gelmeyecek. Söz.

Yas tutmayı unutan bir çağda hüzün nereye gitti diye soruyordum. Sanırım cevabı biliyorum artık. Gitmedi. Sadece içeride kilitli kaldı. Kapısını bulmak lazım.

Kilit oldukça zor değil aslında. Sadece durmak gerekiyor. Ve o derin, sessiz, biraz karanlık odaya adım atmak.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir