Gastronomi

Aynı Tabağı İkiye Bölen Şey: Sofra Adabı mı, İktidar mı?

Sana bir soru soracağım ve dürüst cevap ver: Sofrada hiç “burası benim yerim” diye hissettin mi? Ya da tam tersine — oturduğun yerin aslında sana verilmediğini, sadece o an müsait olduğu için orada bulunduğunu?

Sofra adabı denen şey, insanlık tarihinin en masum görünen ama en derin iktidar haritalarından biridir. Bunu gastronomi kitapları sana söylemez. Söyleyemez de zaten — çünkü “çatal solda bıçak sağda” derken aynı zamanda “sen burada ben orada” da deniyor. Ve kimse fark etmiyor. Ya da fark edip sessiz kalıyor, ki bu daha kötü.

Antik Roma’da triclinium denen yemek odasında misafirler üç kanepeye uzanırdı. Ev sahibi ortadaki kanepede, onurlu konuk sol köşede, en önemsiz kişi kapıya en yakın yerde otururdu. Kimseye “sen önemsizsin” demek gerekmiyordu. Yer söylüyordu bunu. Mekan konuşuyor, insan susuyor. İki bin yıl geçmiş, yöntem değişmemiş.

Osmanlı saray mutfağında padişah tek başına yerdi. (Düşün bir — dünyanın en güçlü adamı, sofrada yapayalnız.) Bu bir protokoldü, ama aynı zamanda bir mesajdı: “Benim sofram, benim dünyanım. Siz ancak artıklarımı paylaşırsınız.” Sadrazam dahil hiç kimse aynı masada oturmazdı. Yemek beraberlik değil, hiyerarşinin en rafine performansıydı.

Peki ya Anadolu? Orada iş karışık. Bir yanda “misafir Allah’ın emanetidir” deyip sofranın en iyi yerine konuk oturtulur, en büyük parça önüne konur — bu gerçek, bu samimi, bunu yaşadım, gördüm. Öte yanda aynı sofrada kadın ayakta bekler, çocuk en sona kalır, büyük amca en baştaki koltuğa kurulur. İkisi aynı anda, aynı odada var olur. Cömertlik ile hiyerarşi yan yana oturur — tıpkı çatal ve bıçak gibi.

Almanya’da yaşadığım yıllarda fark ettim: orada sofra adabı farklı bir iktidar dili konuşur. Kimse “buyurun, siz başlayın” demez. Herkes oturur, yemek gelir, başlanır. İlk başta bu bana kabalık gibi geldi (itiraf ediyorum, tam bir kültür şoku yaşadım). Sonra anladım: “Buyurun siz başlayın” aslında “Sen daha değerlisin” demek. Ve bunu söylemek zorunda hissetmemek, belki eşitliğin sessiz bir biçimi. Belki. Ya da sadece farklı bir alışkanlık. (Hâlâ tartışıyorum bunu kendi kendimle.)

Ama şu kesin: Hangi kültürde olursa olsun, sofrada bir şeyler söylenmeden söylenir. Aşağıdaki örneklere bak:

  • Japonya’da en yaşlı kişi yemeğe başlamadan çatal kaldırmak ayıptır — yaş bir iktidar biçimidir, bu sefer saygıyla paketlenmiş.
  • Fransa’da ekmek tabağı olmadan ekmek sofraya gelmez, çünkü ekmek “kırılır” — bu bir ritüel, bu bir dil, bu neredeyse bir dua.
  • Etiyopya’da injera denilen ekmeğin üzerine yemekler serilir ve herkes aynı tabaktan yer — bölünmez sofra, bölünmez topluluk. (Bu beni her seferinde içten etkiler, neden bilmiyorum. Belki çizim yaparken de aynı şeyi arıyorumdur — ortak bir yüzey.)
  • Türkiye’de misafir yemekten kalkmak istediğinde ev sahibi “daha yeni oturdunuz” der. Gitmene izin verilmez — ama bu bir iktidar mı, sevgi mi? İkisi arasındaki çizgi bazen bir tel kadar ince.

Şimdi gel, modern zamanlara bakalım. “Business lunch” denen şey var ya — iş yemeği. Orada sofra adabı zirveye çıkar. Kim faturayı isteyecek, kim önce isteyecek, kim pencere kenarına mı oturacak, kim duvara mı bakacak? Bunların hepsi önceden hesaplanmış. Yemek bir vesiledir aslında, asıl yenilen şey güç dengesidir. Ve kimse üstüne soya sosu dökmez, çünkü iyi pişirilmiştir zaten.

Ben portre çizerken de benzer bir şeyi yaşarım. Bir insanı kâğıda oturtmak — hangi açıdan, hangi ışıkla, ne kadar yer kaplayacak — bunlar tesadüf değil. Ressam sofra kurar, model oturur. Kim nereye oturuyor? Kim karar veriyor? Bunu her yeni çizimde yeniden sorarım kendime. Çünkü yer vermek, güç vermektir. Ya da almak.

Belki de sofra adabının tüm o kuralları — çatalın yeri, peçetenin katlanışı, bardağın masanın neresine konacağı — aslında şunu söylüyor: “Burada bir düzen var. Sen bu düzenin içinde neredesin?” Ve bu soru, yemekten çok daha büyük bir soru.

Ama şunu da söyleyeyim: En güzel yemekler, bu sorunun hiç sorulmadığı sofralarda yenilir. Herkesin rahatça uzandığı, kimsenin “yerimi mi çaldım” diye düşünmediği, ekmeğin ortada kırıldığı ve kimsenin kimin önce başladığını saymadığı sofralarda. Bu tür sofraları hatırla — kaç tane var hayatında?

Az ise, daha fazlasını kurman için hiçbir kural yok. Sadece bir masa, biraz yiyecek ve “buyur” diyebilecek bir ses yeter.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir