
Şunu sormak istiyorum: En son ne zaman biriyle yemek yedin — yani gerçekten biriyle, telefonunu ters çevirmeden, “bir dakika” demeden, çatalın sesi dışında her şeyi kapatarak?
Hatırlamakta zorlanıyorsan, yalnız değilsin. Ama bu seni rahatlatmasın — tam tersine, biraz rahatsız etsin. Çünkü sofranın sessizleşmesi, sadece bir görgü meselesi değil. Bu, bir medeniyetin kendi kendine ne söylediğinin hikayesi.
Ben yıllardır yüzler çizerim. Portrenin sırrı şu: Bir yüzü doğru çizebilmek için önce o yüzün taşıdığı şeyi görmek lazım. Yorgunluğu, sevinci, beklentiyi. Ve şunu fark ettim: İnsanların yüzleri en çok sofrada konuşur. Ya da konuşurdu. Artık sofrada kimse yok ki yüz okuyayım — herkes ekranına bakıyor, ekran da geri bakmıyor.
Gastronomi kelimesinin içinde “gaster” var — mide demek. Ama Yunanlılar bunu salt biyolojik bir organ olarak kullanmadı. Mide, merkezdi. Toplumun toplandığı, konuştuğu, anlaşmazlıklarını çözdüğü yer. Yemek, bir yakıt değildi; bir ritüeldi. Ve her ritüelin olmazsa olmazı vardır: Zaman, niyet ve birden fazla insan.
Peki biz bu üçünü de kaybettik mi?
Zamana bak önce. Öğle arası 45 dakika. Trafik var, sıra var, “toplantı bitmedi” var. Adam koşarak bir şeyler kapatıyor, dönüyor yerine, ekranına bakıyor. Akşam yorgun geliyor, hazır bir şeyler ısıtıyor, dizi açıyor. (Diziyi yargılamıyorum — ben de açıyorum, meseleyi biliyorum.) Ama sofra kurulmadan yenilen yemek, sofra değildir. O, sadece takviyedir.
Niyete bak sonra. “Ne yesek?” sorusu artık çoğunlukla “Ne sipariş etsek?” sorusuna dönüştü. Bu da kötü değil, aslında — mutfak kültürünün yayılması, küçük işletmelerin yaşaması açısından güzel bile. Ama sipariş etmek ile hazırlamak arasındaki fark, sadece pratik bir fark değil. Birini pişirmek için düşünmek lazım. Ne sever, ne yemez, nasıl yer, hangi kokuyu özler? Bir yemek hazırlamak, aslında o kişiyi hayal etmektir. Ve bu hayal etme eylemi, sevginin en somut biçimlerinden biridir.
Annem bana hiç “seni seviyorum” demedi. Ama her sabah kahvaltıyı hazırlarken hangi peyniri nereye koyduğunu bilirdi. Benim tarafıma domates gelirdi, kardeşimin tarafına zeytin. (Kardeşim domates yemez, ben zeytini pek sevmem.) Bu bir sevgi dili. Çevirisini yapan olmadı, ama herkes anladı.
Üçüncüsüne gel: Birden fazla insan meselesi. Bu belki en acı olanı.
Almanya’da yaşayan Türkler arasında yapılan bazı gözlemler şunu gösteriyor: Göçün ilk kuşağı, ne kadar küçük bir daire olursa olsun, sofrayı kurardı. Çünkü sofra, orada sadece yemek yenen yer değildi — orada dil korunurdu, anı aktarılırdı, yurt taşınırdı. İkinci kuşak sofrayı biraz daha küçülttü. Üçüncü kuşakta çoğu zaman ortak sofra yok. Herkes odasında, ekranıyla.
Bu bir suçlama değil. Bu, modernliğin kaçınılmaz bir sonucu. Ama kaçınılmaz olan, kabul edilmesi gereken anlamına gelmez.
Peki ne yapılabilir? Büyük devrimler istemiyorum senden. Sadece şunları düşün:
- Haftada bir kez telefonsuz yemek. Sadece bir kez. Deneme yanılma hakkın var.
- Birini yemeğe davet etmek — restorana değil, eve. Sofra örtüsü olmak zorunda değil, ama niyet olmak zorunda.
- Pişirirken o kişiyi düşünmek. Ne sever? Bu düşünce, yemeği başka türlü yapar.
- Yemek sırasında bir şey sormak — “nasılsın”ın ötesinde bir şey. “Son zamanlarda seni ne kızdırdı?” mesela. (Beklenmedik sorular, beklenmedik cevaplar getirir.)
- Sessizliği de yemek gibi görmek. Birlikte susabilmek, birlikte konuşabilmek kadar değerlidir.
Bir portre çizerken en zor an, gözleri yapmak değildir — çoğu insan öyle sanır. En zor an, boşlukları bırakmaktır. Yüzü doldurmak kolaydır; neyin boş kalacağına karar vermek sanattır. Sofra da böyle. Sessizlik, yokluk değildir. Dolu bir sessizlik vardır — paylaşılmış, kabul edilmiş, güvenli bir sessizlik.
Biz o sessizliği kaybettik çünkü boşluktan korktuk. Ekran doldurdu boşlukları. Ama ekranın doldurduğu boşluk, sofranın bıraktığı boşlukla aynı değil. Birinde anlam var, diğerinde gürültü var.
Son olarak şunu söyleyeyim: Yemek, insanlığın en eski iletişim biçimlerinden biridir. Konuşmadan önce paylaştık. Dil icat edilmeden önce ateş yaktık ve etrafında oturduk. Bu, bizim içimizde bir yerde hâlâ duruyor. Bastırılmış, örtülmüş, ekranla susturulmuş — ama duruyor.
Bir dahaki öğününde, en azından bir lokmayı yavaş ye. Tadına bak. Nerede olduğunu hisset. Yanında biri varsa, ona bak. Yoksa, kendi yüzünü hayal et — yorgun mu, meraklı mı, aç mı sadece karnın değil, başka bir şeylerin de?
Sofra hâlâ orada. Biz gitmeyi seçtik. Dönmek de bir seçim.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
