
Sana bir şey soracağım ve cevaplamak için zaman tanıyacağım: Son beş yıl içinde yaşadığın en sıradan günü hatırlıyor musun? Sıradan olan, büyük olmayan, fotoğrafı çekilmeyen, hikâyesi anlatılmayan herhangi bir gün. Salı olabilir. Yağmur yağıyordu belki. Kahveni içtin, bir şeyler yedin, yattın. Nerede o gün? Gitti. Kayboldu. Sanki hiç yaşanmamış gibi.
Şimdi şunu düşün: O günün gitmesi seni daha mı küçülttü, yoksa daha mı hafif kıldı?
Unutmak konusunda insanlığın genel tutumu nettir — yas tutulacak bir şeydir. Alzheimer korku uyandırır, isimler karışınca panikleriz, geçmişin ayrıntıları silinince kendimizden bir parça kopuyor gibi hissederiz. Oysa nörobilim bize çok daha karmaşık bir tablo çiziyor: Beyin unutmak için özel bir enerji harcar. Unutmak pasif bir çöküş değil, aktif bir temizlik işlemidir.
Yani beynin her gece uyurken yaptığı şeylerden biri şudur: Hangisi kalsın, hangisi gitsin? Bu soruyu sormak bile garip — çünkü bu kararı sen vermiyorsun. Bilinçdışın veriyor. Ve çoğunlukla, sandığından çok daha iyi bir iş çıkarıyor.
Nietzsche bunu yüz elli yıl önce zaten söylemişti. “Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Zararı Üzerine” adlı denemesinde şunu yazdı: Mutlu yaşayabilmek için belirli bir ölçüde unutmayı öğrenmek zorundasın. Her şeyi hatırlayan insan — her hayal kırıklığını, her haksızlığı, her küçük yenilgiyi — taşıyamaz hale gelir. Taşıyan değil, taşınan olur.
Bunu okuyunca “evet ama geçmişten ders çıkarmak lazım” diyeceksin. Haklısın. Ama işte orada bir ayrım var: Dersi almak ile acıyı depolamak aynı şey değildir. Biri seni büyütür, diğeri içinde küçük ama inatçı bir kaya olarak oturur.
Portre çizerken şunu fark ettim yıllar içinde — insanların yüzünde taşıdıkları var, bıraktıkları var. Bazen en güzel yüzler, en çok unutmuş olanlardır. Hafif bir şey var o çizgilerde. Ağırlık taşıyan yüz de güzeldir, ama farklı güzeldir — derinlik var orada, evet, ama aynı zamanda bir yorgunluk da var. Kalemim her ikisini de fark eder.
Peki ya sanat ve bellek? Bu ilişki gerçekten tuhaftır. Bir ressam tuvale bakarken neyi hatırlar, neyi uydurur, neyi seçer? Marcel Proust milyonlarca kelimeyle bunu anlatmaya çalıştı — o meşhur madlen kurabiyesi, ağzına girer girmez çöken zamanın tamamı. Geçmişin bir köşesinde bekleyen koku, doku, tat. İstemeden gelen anılar. Bunlara “involuntary memory” — istemsiz bellek — deniyor. Ve Proust’a göre bunlar, bilinçli olarak hatırladıklarımızdan çok daha gerçektir.
Belki de sanat tam burada doğuyor: Unutmanın kenarında. Tam gitmek üzereyken bir şey sizi tutar. Ve o tutunma anı, bir çizgiye, bir cümleye, bir notaya dönüşür.
Unutmanın insanı nasıl şekillendirdiğini düşününce aklıma şu liste geliyor — bunlar benim gözlemlerim, herhangi bir kaynaktan değil:
- Tekrarlayan acılar: Çoğu zaman tam unutmadığımız için döner. Bir ölçüde bırakmak, döngüyü kırar.
- İlişkilerdeki kırgınlıklar: Her şeyi hatırlayan bir ilişki, arşiv gibi yaşar. Affetmek için biraz unutmak şart.
- Yaratıcı süreçler: Sanatçılar çoğunlukla neyi unuttuklarını değil, neyin takılıp kaldığını çizerler. Seçici bellek, seçici sanat demektir.
- Kimlik: Kendini kim olarak tanımladığın, büyük ölçüde neyi hatırlamayı seçtiğinle şekillenir. Yani kimliğin kısmen kurgulanmış bir şeydir. (Evet, bu rahatsız edici. Evet, doğru.)
- Korku: Eskiden seni felç eden ama artık etmeyen şeyler var muhtemelen. Bu büyümenin değil, unutmanın eseridir. İkisi çakışıyor bazen.
Burada bir şeyi açık etmek istiyorum: Unutmanın savunuculuğunu yapmıyorum. Bazı şeyler unutulmamalıdır. Tarihsel hafıza, toplumsal adaletsizlikler, insanlığın karanlık sayfaları — bunlar aktif olarak korunmalıdır. Çünkü unutulan zulüm, tekrar eden zulümdür. Bunu da biliriz.
Ama bireysel olarak, kendi küçük hayatının içinde? Kendine biraz merhamet et. O eski utançları, o eski hatalar yığınını, o söylenmemiş söz sandığını — hepsini taşımak zorunda değilsin. Beynin zaten bazısını silmiştir. Kalanlar için de sen karar verebilirsin.
Jorge Luis Borges’in “Funes’in Belleği” adında bir hikâyesi var. Funes adında bir adam, bir kazadan sonra her şeyi unutamaz hale gelir. Her yaprağın her damarını, her geçen bulutun tam şeklini, her anın eksiksiz dokusunu hatırlar. Ve bu onu mahveder. Uyuyamaz, düşünemez, soyutlayamaz. Çünkü düşünmek unutmayı gerektirir. Bir kavram oluşturmak için binlerce tekil ayrıntıyı bir kenara bırakmak zorundasın. Unutmadan genelleme olmaz. Unutmadan anlam olmaz.
Yani şunu söylüyorum aslında: Belki de unutmak, beynin sana verdiği en sessiz ama en değerli armağandır. Seçici bir merhamet. “Bunu taşıma” diyen bir ses. Ve o sesin her zaman haklı olmadığını biliyoruz — ama çoğunlukla, sandığımızdan daha akıllıdır.
Bir portrenin tamamını çizerken bazı çizgiler silinir. O silinen çizgiler olmadan asıl çizgi görünmez. Boşluk da kompozisyonun parçasıdır. Hatırladıkların kadar, unuttuklarının da seni şekillendirdiğini bir kez düşün.
Sonra bırak gitsin.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
