
Sana bir soru sorayım: Zeka nerede başlar? Beyinde mi, sinirlerde mi, yoksa hayatta kalmak zorunda kaldığın anda mı?
Ahtapotları ilk kez gerçekten düşündüğümde — yani “vay be, ilginç bir deniz hayvanı” aşamasını geçip de “dur bir dakika, bu ne biçim varlık?” diye sorduğumda — içimde garip bir şey oldu. Hem hayranlık hem de hafif bir varoluş sarsıntısı. Çünkü bu sekiz kollu, kemiksi renksiz, omurgasız yaratık; zeka hakkında, bilinç hakkında, “canlı olmak ne anlama gelir” sorusu hakkında bildiklerimi -ki pek bir şey bilmiyorum zaten- şiddetle sarstı.
Şunu söyleyeyim: Ahtapotların beyni yok mu? Var. Ama beynin yüzde altmışı beyinde değil. Kollarında. Her kolun kendi sinir sistemi var. Yani bir ahtapotun kolu, beyne danışmadan karar alabiliyor. Sağ kol sol kolun ne yaptığından haberdar olmayabilir. Bu bir hayvan mı, bir komite mi, yoksa sekiz özerk aktivist mi? Bilemedim, ama hepsini aynı anda sevdim.
Renk körü olup renk değiştirebilmek
İşte asıl tuhaf kısım burası. Ahtapotlar renk körlüğü yaşayan hayvanlar. Gözlerindeki almaçlar rengi ayırt etmiyor. Ama bir kayalığın üzerine kondukları zaman, saniyeler içinde o kayanın dokusunu, rengini, gölgesini taklit edebiliyorlar. Hem rengi hem dokuyu. Hem deseni hem parlaklığı.
Bunu nasıl yapıyorlar? Bilim insanları tam emin değil. (Bu cümleyi çok seviyorum, çünkü bilim insanlarının “tam emin değil” dediği her şey, genellikle gerçekten ilginç bir şeydir.) Derilerindeki fotoreseptörlerin ışığı doğrudan “hissettiği” teorisi var. Yani belki tüm vücutlarıyla görüyorlar. Renk göremeden rengi taklit eden bir varlık — bu bir çelişki değil, bu evrimin bir şakası.
Kavanoz açabilirler, labirentten çıkabilirler, alet kullanabilirler
Laboratuvarda yapılan deneylere bak bir:
- Bir ahtapot, içinde yengeç olan kapalı bir kavanozu vidayı çevirerek açabilir.
- Labirent testlerini çözebilirler — hem de öğrendikten sonra hatırlayarak.
- Hint Okyanusu’ndaki bazı ahtapotların hindistancevizi kabuğunu taşıyıp sonra barınak olarak kullandığı gözlemlenmiş. Bu, omurgasızlarda gözlemlenen alet kullanımının en net örneklerinden biri.
- Akvaryumdan gece kaçıp başka tankta avlanıp geri dönen ahtapotlar belgelenmiş. (Güvenlik kamerası varmış. Utanmadan yapmışlar.)
Şimdi şunu düşün: Bütün bunlar, primatlardan, kuşlardan, memelilerden tamamen bağımsız gelişti. Ahtapotların atalarıyla bizim atalarımız yaklaşık 750 milyon yıl önce ayrıldı. Zekanın evrimi, evrenin bize verdiği tek yol değil — paralel bir yolda, tamamen farklı bir mimarla, benzer bir sonuca ulaşılmış.
Peki neden bu kadar kısa yaşıyorlar?
Bu soruyu kendime sorduğumda içim burkuluyor. Çünkü ahtapotların çoğu bir ila üç yıl yaşıyor. Bu kadar zeka, bu kadar karmaşıklık, bu kadar merak — ve sonra bitiyor. Üstelik çoğu türde dişi, yumurtalarını bıraktıktan sonra yemekten içmekten keser, yumurtaları korur ve ölür. Erkek de çiftleşmenin hemen ardından geriler.
Evrim neden bu zekanın üzerine uzun bir ömür inşa etmedi? Bilmiyoruz. Belki kısa ömür, bu zekanın maliyeti. Belki hız ve yoğunluk, derinlik ve sürekliliğin yerini aldı. Ya da belki evrim bizim “daha uzun = daha iyi” dediğimiz değer yargısını takmıyor umursadığına.
Zeka bir ihtiyaçtan doğar
Ahtapotların kabuğu yok. Zırhları yok. Sürü halinde yaşamıyorlar. Sosyal bağlar kurmuyorlar (çoğu tür yalnız). Doğada onları yemek isteyen o kadar çok şey var ki, savunmaları neredeyse sadece beyin ve beden esnekliğinden ibaret.
Yani zeka, onlar için lüks değil. Hayatta kalmanın kendisi. Renk değiştirmek, taklit etmek, kaçmak, strateji kurmak — bunların hepsi “zeki olmak zorunda kaldığı için zeki olan” bir varlığın portresini çiziyor.
Bu bana bir şey hatırlatıyor. (Parantez açayım: İnsanlarda da zeka genellikle konfor içinde değil, sıkışmışlık içinde açılır. Atölyede en iyi işleri kriz anlarında yaptım. Tesadüf mü? Sanmıyorum.) Kısıt, yaratıcılığın düşmanı değil — belki tam tersi.
Bir ahtapotu portresini çizebilir misin?
Ben denemedim. Ama düşünüyorum. Çünkü portreyi çizerken önce o varlığın yükünü görmek gerekir, sonra yüzünü. Ahtapotun yükü nedir? Yalnızlık mı? Kısa zaman mı? Kendi renk körlüğü mü?
Ya da hiç yükü yok mu? Belki o sekiz kolunu denizde sallayarak, bütün vücuduyla dünyayı hissederek, birine danışmadan karar vererek — gayet de iyi geçiniyor.
Sonuçta ne öğrendim?
- Zeka beyne sığmak zorunda değil.
- Görmek, gözle olmak zorunda değil.
- Akıllı olmak, uzun yaşamak anlamına gelmiyor.
- Ve en önemlisi: Evrenin zekayla ne yapmak istediğini hâlâ bilmiyoruz.
Ahtapotlar bize bir şey öğretiyorsa o da şu: Tanıdık olmayan her şey, bilmediğimiz bir olasılığın habercisidir. Onları tuhaf buluyorsak, bu onların sorunu değil — bu bizim hayal gücümüzün sınırı.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
