
Sana bir soru soracağım ve cevabı acele verme: İstanbul’u sevmeye devam etmek için ne kadar güçlü olmak gerekiyor? Yani şehir sana her gün bir şey götürüyor — saatini, paranı, sinirini, belki de eski mahalleni — ve sen hâlâ “ama bu şehir…” diye başlayan cümleler kuruyorsun. Bu sevgi mi, alışkanlık mı, yoksa gitmeye cesareti yetmeyenlerin kendiyle barışma ritüeli mi?
Ben bu soruyu kendime de soruyorum. Yıllarca çizdiğim portrelerde İstanbul’un insanları var — vapurda uyuyanlar, köprüde balık tutanlar, kapalı gözlerle müzik dinleyenler. O yüzlere bakarken şehri gördüm hep. Şehir, insanların yüzünde yaşıyor. Ama son yıllarda o yüzler yorgun. Daha doğrusu: daha önce de yorgundu, ama bu yorgunluk farklı.
Eskiden İstanbul yorgunluğu bir gurur taşırdı içinde. “Bak, bu şehirde ayakta durmak böyle bir şey” der gibiydi insanların bakışı. Şimdi o bakışta gurur değil, hesap var. “Daha ne kadar?” sorusu var. Ve bu soruyu sormak için Boğaz’ın kenarında oturmana bile gerek kalmıyor artık — metro çıkışında, market kuyruğunda, kira kontratını yenilerken soruyorsun bunu sessizce.
Ama işte tam burada garip bir şey oluyor. Şehir seni eziyor, sen ona şiir yazıyorsun. Bu nasıl bir ilişki? Psikologlar buna bir şey der, ben söylemeyeyim (herkes biliyor zaten, cümleyi düşününce kendiniz tamamlarsınız). Ama belki de İstanbul’u sevmek gerçekten öyle bir sevdadır — mantığa gelmeyen, faturaya dayanmayan, Google Maps’e sığmayan bir şey.
Şöyle düşün: Hangi şehir sabahın dördünde sana vapur verir? Hangi şehrin silueti, ne kadar rezil bir gün geçirmiş olursan ol, dönerken seni biraz durdurur? Hangi şehirde bir mahallenin kokusu — balık, ıslak taş, çay ve egzoz karışımı — seni on beş yıl öncesine götürür? Bu şehir bunu yapıyor. Kötü adamlar da bu işi yapıyor bazen; seni mahveder, sonra bir jest yapar, sen yine bağlanırsın. (Bkz: İstanbul ve gün batımı.)
Peki değişen ne? Her şey, derler. Ben “her şey” kelimesine güvenmiyorum — çok büyük, çok tembelce bir ifade. Somut bakalım:
- Mahalleler değişti. Bir zamanlar birbirinden farklı, kendi iç mantığı olan yerler — şimdi çoğu aynı zincir kafeler, aynı yapı malzemesi, aynı cam ve çelik sesizliği.
- Komşuluk değişti. Apartmanda yaşayan yüz kişiden seksenini tanımazsın. Bu Almanya’da normal sayılır; İstanbul’da bu bir kayıp.
- Ulaşım değişmedi — yani hâlâ çile. (Bazı şeyler sürekliliği temsil etmek zorunda.)
- Kira değişti; insanların yüzündeki o “burada hakkım var” ifadesi değişti. Yerinden edilmek yavaş bir süreçtir, ama izleri hızlı birikmektedir.
- Boğaz değişmedi. Deniz hâlâ orada. Bu da bir şey.
Birisi bana “İstanbul artık yaşanmaz” dedi geçen ay. Ona baktım. İstanbul’da doğmuş, İstanbul’da büyümüş, İstanbul’da tükenmişti. Ben de baktım — yüzüne, yani bir ressam olarak yaptığım şeyi yaptım — ve anladım ki o adam şehri sevmekten bıkmamıştı; şehrin onu görmemesinden bıkmıştı. Bu ince ama önemli bir ayrım.
Büyük şehirler sevilmek için değil, kullanılmak için tasarlanır. Bu kapitalizmin şehircilik üzerine yazdığı nottur. Sen ise şehri sevmeye, içinde iz bırakmaya, bir köşeyi sahiplenmeye çalışıyorsun. Ve şehir sana bakıp “kim bu?” diyor. Bu yabancılaşma yeni değil — ama her nesil bunu yeniden keşfeder, yeniden şaşırır ve yeniden şiir yazar.
Almanlar’ın bir kavramı var: Heimat. Doğrudan çevirisi “memleket” ama aslında çok daha kişisel bir şey — köküyle, kokusuyla, sesinyle bir aidiyet hissi. İstanbul’un Heimat olmaya çalıştığı yıllar vardı. Belki hâlâ çalışıyor; belki bazılarınız için hâlâ oluyor bu. Ben de bazı anlarında oluyor. Vapur köprüye yanaşırken, pazar yerinde bir yabancının gülüşünü çizerken, Karaköy’de eski bir duvarın dokusuna bakarken — şehir bir an için senin oluyor. Sonra geçiyor. Ama o an gerçekti.
Belki de şehirleri sevmek böyle bir şeydir. Sahip olduğun değil, anlık olarak yakaladığın bir şey. Tren penceresinden geçen manzara gibi — tutamazsın, ama gördüğün gerçekti. İstanbul bunu diğer şehirlerden daha fazla yapıyor. Daha çok veriyor, daha çok alıyor. Seni daha fazla tüketiyor, daha derin iz bırakıyor.
Ve sen burada duruyorsun, bu yazıyı okuyorsun, muhtemelen İstanbul’dasın ya da İstanbul’dan ayrılmış birisin — ve ikisi de aynı soruyu soruyor kendi içinde: “Hâlâ seviyor muyum?”
Cevap vermeyeceğim. Çünkü o cevap senin yüzünde yazıyor zaten. Ben sadece onu çizebilirim.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
