
Sana bir şey soracağım ve dürüst cevapla: Son ne zaman gerçekten yeni bir şey öğrendin? Öğrendin, yani — ezberledin değil, kafanda bir kapı açıldı, içerisi aydınlandı, “of ya” dedin. Hatırlamak zor mu? Bekle, önce ahtapottan bahsedelim.
Bir ahtapot sekiz kolunu bağımsız olarak düşünebilir. Yani her kol kısmen kendi başına karar alır. Merkezi sinir sistemine “abi ne yapayım” diye sormadan hareket eder. Ahtapotun toplam nöronunun üçte ikisi kollarında yaşar — beyninde değil. Şimdi dur bir dakika. Bir varlık düşün ki, aklının büyük bölümü ellerinde. Parmak uçlarında düşünen bir şey. Ve sen hâlâ telefonuna bakarak yürüyorsun, duvara çarpıyorsun.
Ama asıl mesele bu değil. Asıl mesele şu: Ahtapotlar renk kördür. Gözlerinde koni hücresi yok. Yani teorik olarak renk göremezler. Ama derileri renklere göre şekil alır, desen değiştirir, ortama uyum sağlar — hem de mükemmel biçimde. Bilim insanları bunun nasıl olduğunu hâlâ tam çözemedi. Bir hipoteze göre derilerindeki fotoreseptörler ışığı doğrudan “hissediyor.” Tüm vücuduyla görüyor olabilir. Gözlere ihtiyaç duymadan.
Şimdi kendinize gelin. Biz kaç duyuyla görebiliyoruz?
Ahtapot zekasının tuhaf güzelliğine dair birkaç not:
- Bir ahtapot, kapağı vidalı kavanozun içindeki yengeci çıkarmayı öğrenebilir. İlk seferinde değil, ama öğrenir. Ve bir dahaki sefere hatırlar.
- Laboratuvarda bireysel ahtapotların farklı “kişilikleri” olduğu gözlemlenmiştir — kimisi meraklı, kimisi çekingen, kimisi aşırı dramatik. (Bu sonuncusu için kaynak istemiyorum, ben de tanıyorum böyle insanları.)
- Uyurlarken renk değiştirdikleri görülmüştür. Rüya görüyor olabilirler. Rüyalarında ne görüyorlar? Renk göremeyen bir varlık rüyasında ne izler?
- Ahtapotlar alet kullanır. Hindistan Okyanusu’nda fotoğraflanan bir ahtapot, taşıdığı hindistancevizi kabuğunu barınak olarak kullanıyordu. Hem taşıdı, hem planladı, hem inşa etti.
- Ortalama ömürleri 1-2 yıl. Tüm bu zekayı, tüm bu kapasiteyi 2 yılda geliştirip kullanıyorlar. Biz 80 yılda ne yapıyoruz diye sormayacağım. Soruyorum aslında.
İşte burada felsefi bir uçurum açılıyor ve ben oraya atlamadan edemiyorum.
Zeka nedir? Biz bu soruyu hep kendimize göre tanımladık. Zeka; dil, matematik, soyut düşünce, uzun vadeli planlama. Bunların hepsini iyi yapan: insan. Ve böylece insan, zekanın zirvesi oldu. Kendimize göre kurduğumuz yarışmayı biz kazandık. Büyük başarı.
Ama ahtapot bize başka bir şey söylüyor: Zekanın birden fazla yolu var. Merkezi değil dağıtık. Hiyerarşik değil paralel. Gözle değil, deriye işlenmiş. Ve belki de en şaşırtıcısı — sosyal değil, yalnız. Ahtapotlar neredeyse tamamen yalnız yaşar. Zekalarını topluluk içinde değil, tek başlarına geliştirdiler. Bu bizi biraz rahatsız etmeli, değil mi? Biz “zeka toplumsal bir üründür” deriz hep. Ahtapot buna güler. (Güldüğünü görmedim ama eminim, bir şekilde güler.)
Bir de şu var: Ahtapotlar omurgasızlar. Evrim ağacında bizden çok, ama çok uzakta bir dal. Ortak atamız? 750 milyon yıl önce yaşayan basit bir solucan gibi bir şey. Yani zeka, bu gezegende en az iki kez, birbirinden tamamen bağımsız olarak evrimleşti. Bu ne anlama gelir? Zeka bir kaza değil. Bir eğilim. Evrenin bir alışkanlığı gibi bir şey. Madde, fırsat bulunca düşünmeye başlıyor.
Bu beni hem heyecanlandırıyor hem de küçük hissettiriyor. İkisi aynı anda olunca iyi bir yer.
Bir portreyi çizerken bazen modelin gözlerine bakmak yetmez. Ellerine bakarsın — orada başka bir hayat vardır. Nasıl tuttuğuna, ne sıktığına, neyi bırakamadığına. Ahtapotlar bana bunu hatırlatıyor. Belki asıl düşünce ellerde olur. Belki asıl his dokunuşta saklıdır. Belki beyin, işin koordinasyon kısmıdır sadece — asıl anlam çevreye yayılmıştır.
Ve şu soruyu sormadan geçemiyorum: Biz ne kadar merkezileştik? Her şeyi tek bir ekrana, tek bir uygulamaya, tek bir platforma topladık. Dağıtık düşünceden kaçıyoruz. Ahtapotun tam tersine gidiyoruz. Kollarımızı beyne bağlamaya çalışıyoruz, beyin her şeyi kontrol etsin diye. Ve beyin bunalıyor tabii. Bunalınca da Netflix açıyoruz. (Bunu söylerken kendimi de dahil ediyorum, endişelenme.)
Ahtapotu düşünürken şunu da düşün: O, 2 yıllık ömrünü tam yaşıyor. Merak ediyor, öğreniyor, alet yapıyor, rüya görüyor, rengi hissediyor. Kaybettiği zamandan yakınmıyor çünkü vakti yok. Hepsi şimdide.
Sen kaç yıldır “ileride şunu yapacağım” diyorsun?
Ben saymıyorum, sayma beni.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
