Felsefe

Unutulan Bir Silah: Sessizliğin Gücü Üzerine

Söyle bakalım — en son ne zaman gerçekten sustun? Yani telefonu kenara bırakıp, müziği kapatıp, aklındaki yapılacaklar listesini de bir köşeye fırlatıp sadece var oldun? Hatırlamıyorsun, değil mi? Ben de hatırlamıyordum. Ta ki geçen hafta bir portrenin ortasında fırçam düşene kadar.

Fırça yere çarptı. Tik diye bir ses. Sonra — hiçbir şey. Ve o hiçbir şeyde, modelimin yüzündeki o ince çizgiyi ilk kez gerçekten gördüm. Kırk yıldır çiziyorum, ama o an sanki ilk kez bir yüze bakıyordum. Sessizlik bana gözlerimi açmıştı.

İşte bu yüzden bugün sessizlikten konuşmak istiyorum. Çünkü sessizlik artık lüks bir meta haline geldi — spa reklamlarında satılan, meditasyon uygulamalarında paketlenen, hafta sonu “dijital detoks” olarak sunulan bir şey. Oysa sessizlik ne bir ürün, ne bir trend. O, belki de insanlığın elinde kalan en eski ve en demokratik araç.

Önce şunu soralım: Gürültü nereden geliyor?

Hayır, hoparlörlerden değil. İçeriden geliyor. Dışarıdaki gürültü aslında içeridekinin yansıması çoğu zaman. Bir konuşmanın ortasında karşındaki daha cümlesini bitirmeden sen kafanda cevabı kuruyorsundur. (Bunu inkâr etme, hepimiz yapıyoruz.) Dinliyormuş gibi görünürken aslında kendi iç monologunu yönetiyorsundur. Bu bir iletişim değil, paralel iki monologun nezaket gösterisidir.

Stoacılar buna bir şey demiş, ama benim en çok içime işleyen söz bir filozoftan değil, çok daha mütevazı bir yerden gelmiştir: Annem, tartışmanın tam ortasında bazen yalnızca “tamam” derdi. Ne savunma, ne saldırı. Sadece “tamam.” O an odadaki her şey değişirdi. Çünkü o “tamam”, teslimiyetten değil, o tartışmanın değersizliğini görmekten geliyordu. Sessizliğin en güçlü hali bazen tek kelimedir.

Sanat ve Sessizlik — Kulağa Klişe Geliyor, Ama Sabır Et

Bir portreyi çizerken önce yüzü değil yükü görürüm demiştim. Peki o yükü nasıl görürsün? Susarak. Karşındaki insana bakıp onun anlattığı değil, anlatamadığı şeyi duymaya çalışarak. Bu bir empatinin tanımı değil, pratiğidir.

Mark Rothko’nun tablolarının önünde duran insanların ağladığını bilirsin belki. Rothko da bunu biliyordu ve bundan memnundu. O tablolarda figür yok, hikâye yok, söz yok. Sadece renk ve oran. Yani sanatçı susmuş, ama suskunluğu öyle bir düzenlenmiş ki seyirci kendi içindeki sesi duyabiliyor. En derin iletişim bazen kelimenin olmadığı yerde başlar.

Müzikte de böyledir. John Cage’in meşhur 4’33” parçasını hatırla — icracı sahneye çıkar, enstrümanın başına oturur, dört dakika otuz üç saniye boyunca tek nota çalmaz. Salondan öksürük sesleri, sandalye gıcırtıları, dışarıdan geçen bir araba — bunların hepsi müzik olur. İnsanlar önce güler, sonra sinir olur, sonra anlar. Ya da anlamaz. (Anlamamak da geçerli bir tepkidir, kimseyi zorlamıyorum.)

Peki Sessizlik Pratik Hayatta Ne İşe Yarar?

Gayet somut şeyler söyleyebilirim:

  • Bir tartışmada susmak, haklı olduğunu kanıtlamaktan daha güçlü bir hamle olabilir. Çünkü karşındaki seni çürütmeye hazırlanırken boşlukta kalır.
  • Bir karar vermeden önce susmak — yani tepkiyi geciktirmek — çoğu zaman pişmanlığı geciktirir da.
  • Bir arkadaşını dinlerken susmak, ona “seni görüyorum” demektir, kelimesiz. İnsanlar çoğu zaman çözüm değil, yankı ister. Biri konuşurken içinden “ama ben de şöyle yaşadım” diye geçiriyorsan, dinlemiyorsun — sıranı bekliyorsun.
  • Yaratıcı bir tıkanıklıkta susmak — yani zorla üretmeye çalışmayı bırakmak — bazen tek çözümdür. Boş kâğıda bakarken aklın dolar, dolu kafayla bakarken boşalır.
  • Sosyal medyada susmak. (Bunu açıklamama gerek yok, zaten biliyorsun.)

Ama Sessizlik Her Zaman İyi midir?

Hayır. Ve bunu söylemek önemli. Susması gereken yerde konuşmak ne kadar yanlışsa, konuşması gereken yerde susmak da o kadar yanlış. Haksızlık karşısındaki sessizlik, onaylamaktır. Bir arkadaşın kendine zarar verirken görmezden gelmek, sessizliğin en kötü kullanımıdır. Vicdansızlık da çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle işler.

Yani sessizliği idealize etmiyorum. Onu doğru yerde kullanmayı savunuyorum. Tıpkı bir kalem gibi — doğru anda, doğru baskıyla, doğru yüzeyde kullanmak gerekir. Yoksa ya çizemezsin, ya da kâğıdı yırtarsın.

Kırk yıldır benim en sadık silahım ne biliyorsun? Çizim masasının önünde geçen o ilk beş dakika. Hiçbir şey yapmadan, sadece bakarak geçirdiğim beş dakika. Ne çizeceğimi düşünmüyorum o an. Sadece bakıyorum. Ve o bakışın içinde, çizgi kendi kendini buluyor.

Belki sen de bir yerde bir beş dakika bulursun. Telefonsuz, müziksiz, plansız. Sadece var olduğun — ve dünyayı o sessizlikten izlediğin bir beş dakika. Kim bilir, belki o beş dakikada bir şey görürsün. Kendi yüzündeki o ince çizgiyi bile olsa.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir