
Sana bir soru sorayım: Eğer zeka omurgasız olsaydı, sekiz kollu olsaydı ve ömrü iki yılı geçmeseydi — yine de zeka sayılır mıydı?
Ahtapotu ilk defa gerçekten düşünerek bakan biri, büyük ihtimalle bir süre susmak zorunda kalmıştır. Çünkü bu hayvan sana bakıyor. Öyle bir bakıyor ki, “hayvan mı bu?” diye sormak geliyor içinden. Gözleri insan gözüne tuhaf biçimde benziyor — yatay açılımlı, sabit, sanki seni zaten tanıyor. Ve belki de tanıyor. Belki de sen onun için daha ilginç bir bulmaca değilsin.
Ben portreleri çizerken önce gözlerden başlarım. Gözler yükü taşır, gerisini yüz zaten anlatır. Bir ahtapotun gözüne baktığında o yükü hissedebiliyorsun — ama ne yük olduğunu bir türlü çözemiyorsun. Bu da seni rahatsız ediyor. Rahatsız etmesi lazım.
Beynini kollarına dağıtmış bir varlık
Ahtapotun merkezi bir beyni var, evet. Ama nöronlarının yalnızca üçte biri orada. Geri kalan üçte ikisi sekiz kolunun içinde, bağımsız olarak çalışıyor. Yani her kol kendi kararını kendi veriyor. Merkez “sağa git” diyor, kol zaten oraya gitmiş bile. (Biz insanlar toplantılarda karar almak için saatler harcıyoruz, bir ahtapot bunu evrimsel olarak çözmüş.)
Bu mimari bize ne söylüyor? Zekanın merkezde toplanmak zorunda olmadığını. Belki de en sağlıklı sistemler, gücü tek bir noktada biriktirmeyenlerdir. Belki de en iyi kararlar, hiyerarşiyi beklemeyenlerdir. (Buraya bir parantez açayım: bunu siyasi bir yorum olarak okursan o da senin seçimin, ben sadece ahtapottan bahsediyorum.)
Renk körü ama rengi “görüyor”
İşte asıl tuhaf olan bu. Ahtapotlar renk körüdür. Gözlerinde yalnızca tek tip fotoreseptör var — yani teorik olarak renk ayırt edemezler. Ama derileri saniyeler içinde çevresinin rengine, dokusuna, ışığına göre değişiyor. Bilim insanları buna hâlâ tam bir açıklama getiremiyor. Bir hipotez şöyle: ahtapotlar rengi gözleriyle değil, deriyle algılıyor olabilir.
Düşün bunu. Görmediğin bir şeyi hissetmek. Anlamadığın bir şeyi ifade etmek. Bu bana çok tanıdık geldi — sanatın tam da böyle çalıştığını düşünüyorum. Bir şeyi tam olarak söyleyemezsin ama çizgiye dökersin, renge dökersin, hamura dökersin. Ahtapot belki de en dürüst sanatçı.
Öğreniyorlar, ama kimseye öğretemiyorlar
Ahtapotlar son derece hızlı öğrenen varlıklar. Kavanoz açmayı öğreniyorlar. Bireysel insanları tanıyıp ayırt ediyorlar. Problem çözüyorlar, oyun oynuyorlar, bazen sırf eğlenmek için davranışlar sergiliyorlar.
Ama şu var: Yalnız yaşıyorlar. Çoğu tür sosyal değil. Ve ömürleri kısa — bazı türlerde iki yıl. Üredikten sonra ölüyorlar. Dişi, yumurtalarını bıraktıktan sonra yemiyor, kendini tüketiyor, yavruları çıkana kadar bekliyor. Sonra ölüyor. Babalar çoktan gitmiş.
Bu ne anlama geliyor? Öğrendikleri her şeyi başkasına aktaramıyorlar. Kültür biriktiremiyorlar. Her nesil sıfırdan başlıyor, ama yine de o zekaya ulaşıyor. Bizim medeniyetimizin temeli bilgi aktarımıdır — yazı, dil, sanat, hikaye. Ahtapotun ise her şeyi yeniden icat etmesi gerekiyor. Ve yine de icat ediyor.
Bunu düşününce insanın elindeki birikime saygısı artıyor. Ve aynı zamanda o birikimi ne kadar boşa harcadığımız da daha net görünüyor.
Peki ya biz ne yapıyoruz bu bilgiyle?
Ahtapotlarla ilgili son yıllarda patlayan araştırmaların büyük bölümü şu soruyu sormak için yapıldı: Zeka nedir? Ve sadece bize özgü mü?
Cevap giderek netleşiyor: Hayır.
Zeka evrimde birden fazla kez, birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmış. Buna “yakınsak evrim” deniyor. Ahtapotların son ortak atası bizimle 500-600 milyon yıl önce ayrılmış. Omurgalılarla hiçbir yakınlıkları yok. Yani bu zeka, bizden öğrenilmedi. Başka bir yoldan, başka bir geometriyle ulaşıldı aynı sonuca.
Bu beni hem küçük hissettiriyor hem de rahatlatıyor. Küçük: çünkü “akıllı olmak” sandığımız kadar bize özel değil. Rahatlatıcı: çünkü demek ki evren zekaya değer veriyor, onu farklı biçimlerde tekrar tekrar üretiyor.
Şimdi şunu bir düşün:
- Sekiz kolun her biri bağımsız düşünüyor
- Rengi gözle değil, deriyle hissediyor olabilir
- Her nesil bilgiyi sıfırdan yeniden keşfediyor
- İki yıl yaşıyor, ama bu iki yılda müthiş şeyler yapıyor
- Ve hiç kimseye “ben zekiyim” demiyor
Son madde benim favorim.
Çizdiğim portrelerde hep şunu aradım: insanın, kendini göstermeden kendini ele verdiği an. Ahtapot bunu mükemmel yapıyor. Kamuflaj yapıyor, saklanıyor, ama tam da o saklanma biçimi onu ele veriyor. Hangi dokuyu taklit ettiğin, nerede durduğun, nasıl baktığın — bunlar seni anlatıyor. Saklananın kendisi değil, saklanma şekli.
Belki de en derin portreler, gizlenmek isteyenlerin portreleridir.
Ahtapot bana bunu öğretti. Bir deniz hayvanı. İki yıllık ömrü olan, renk göremeyen, yalnız yaşayan, yavruları için kendini tüketen bir varlık.
Alet değişir, el değişmez derler. Ahtapotun eli sekiz tane. Ve hepsi düşünüyor.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
