Gastronomi

Bir Yemeği Kim İcat Etti? Kimse Bilmiyor, Herkes Sahipleniyor

Sana bir soru sorayım, doğrudan: Sen hiç bir yemek yüzünden neredeyse kavga ettin mi? Ben ettim. Baklavayı kimin icat ettiğini tartışırken, masada bıçaklar çekilmedi ama bakışlar çekildi. O bakışları bilirsin — “sen hâlâ bunu mu sanıyorsun” bakışı. Yıllar önce, bir Atina kafesinde, arkadaşım Nikos masaya oturur oturmaz “baklava bizimdir” dedi. Ben de sakin bir sesle, “Nikos, ikimiz de biliyoruz ki bu konuyu kimse kazanamaz” dedim. O güldü. Ben de güldüm. Ama içimizden ikimiz de kazanmak istiyorduk.

İşte sorun tam burada başlıyor. Yemek, sadece yemek olmaktan çıktığı an siyasete dönüşüyor. Ve bu dönüşüm, düşündüğümüzden çok daha eski, çok daha derin.

Şimdi biraz geriye gidelim. Baklava tartışmasına. Herkesin bildiği, herkesin taraf tuttuğu o muazzam saçmalığa.

Osmanlı saray kayıtlarında baklava 15. yüzyılda belgelenmiş. Güzel. Ama Orta Doğu’da benzer hamur ve fıstık kombinasyonları çok daha eskilere gidiyor. Yunanistan’da “baklavás” adıyla asırlardır yapılıyor. Arap coğrafyasında da, İran’da da, Azerbaycan’da da var. Şimdi kim kazandı? Kimse. Ya da herkes. İkisi aynı şey.

Hummus meselesine geçeyim. Bu daha da iyi. İsrail “bizimdir” diyor, Lübnanlılar “kesinlikle bizimdir” diyor, Filistinliler “buraya bak bir dakika” diyor, Suriyeliler sessizce gümsüyor. Hepsinin anası olan nohut ise Anadolu’dan Orta Doğu’ya binlerce yıl önce yayılmış ve kimseye “beni kimin yaptığını söyle” dememiş. Nohut bu kadar politikayla ilgilenmiyor. Nohut sadece pişmek istiyor.

Peki bu kavgaların gerçek sebebi ne? Yemek değil. Asla yemek değil.

Yemek, kimlik arayışının en masum kılığa bürünmüş halidir. Sen “bu yemek bizimdir” dediğinde aslında şunu söylüyorsun: “Biz varız. Buradayız. Tarihimiz var.” Bu meşru bir ihtiyaç. Ama bu ihtiyacı bir tabak yemeğe yüklemek, o tabağı hem ağırlaştırıyor hem de küçültüyor.

Bir düşün: Hiçbir yemek tek bir mutfakta icat edilmedi. Hiçbiri. Şöyle bir liste yapayım sana:

  • Pizza — İtalyan diyoruz, ama domates Amerika’dan geldi, mozzarella için gereken manda Asya kökenli, fırın tekniği Arap etkisiyle şekillendi.
  • Fransız mutfağının temeli sayılan “roux” (un-tereyağı sosu) — Osmanlı mutfağından Venedik üzerinden geçti, büyük ihtimalle.
  • Japon ramen — Tamamen Japon sanıyoruz, oysa Çin’den 19. yüzyılda geldi ve Japonlar onu başka bir şeye dönüştürdü. Sahiplendiler mi? Sahiplendiler. Kötü mü yaptılar? Hayır. Harika yaptılar.
  • Türk kahvesi — Kahve Etiyopya’dan Yemen’e, oradan İstanbul’a geldi. Pişirme yöntemi Türklere özgü oldu, isim Türklere yapıştı. Etiyopyalılar buna kızıyor mu? Kızıyorlar tabii. Ama kahve bu tartışmadan habersiz, hâlâ mis gibi kokuyor.
  • Çikolata — Avrupalıların “bizim” dediği şeyin ham maddesi Orta Amerika’dan çalındı. Sahiplenme konusunda hikayelerin en acı olanı bu aslında.

Görüyor musun? Her yemek bir göç hikayesi. Her tarif bir seyahat günlüğü. Malzemeler sınır tanımıyor, teknikler elden ele geçiyor, lezzetler başkalaşıyor — ve bu başkalaşma bir kayıp değil, bir zenginleşme.

Ben bir portreyi çizerken şunu fark ettim yıllar içinde: Yüz, tek bir kalemden çıkmaz. Önce genel form gelir, sonra gölge, sonra ışık, sonra yüzün sahibinin getirdiği bir şey — o ani bir bakış, o öyle bir duran ağız köşesi. Portrenin sahibi kim? Çizen mi, çizilen mi, ya da aralarındaki o görünmez gerilim mi? Yemek de böyle. Sahiplik değil, ortaklık.

Tabii “kültürel sahiplenme” meselesini de atlamak olmaz. Bu kavram son yıllarda çok tartışıldı — ve haklı sebeplerle. Bir halkın yüzyıllarca hayatta kalmasını sağlayan yemeği alıp “trend” haline getirmek, o halkı görünmez kılmak farklı bir şey. Bu meşru bir öfke. Ama bu öfkeyle “baklava kimin” tartışması aynı şey değil. Birincisinde güç dengesizliği var, ikincisinde sadece ego.

Asıl mesele şu: Bir yemeğin kökeni, o yemeği yiyenlerin insanlığını belirlemez. Sen baklavayı çok iyi yapıyorsan, iyi yapıyorsundur. Nereden çıktığı senin ustalığını ne artırır ne azaltır. Ama “bu benim” demek, seni bir yere ait hissettiriyorsa — anlarım. Bunu da reddedecek değilim.

Sadece şunu hatırlat kendine: O yemeği ilk pişiren insan, muhtemelen yanındakini düşündü. Açtı, paylaştı. İsim koymadı, patent almadı. Bugün aynı yemeği yiyenler kavga ediyorsa, o ilk aşçı mezarında biraz şaşkınlıkla oturuyor olabilir.

Yemek insanı böler mi? Birleştirir mi? İkisi de. Ama bölmesi için çok uğraşmak gerekiyor. Birleştirmesi için sadece bir masa yeterli.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir