
Neyzen’e dair; Küfür doğru kullanıldığı yer ve zamana göre dilin tuzu biberidir. Diye kalmış aklımda
Gel, sandalyeni şöyle çek, hafiften bir demleniyormuşuz gibi (ister çay olsun ister başka bir dem) seninle şu bizim “Hiç” hazretlerini, Neyzen Tevfik’i bir konuşalım. Neyzen’i ne olduğunu ne olmadığını gerçek anlamd anlayanlar “çok adam gördüm, çok laf duydum ama onun gibisi bu topraklara bir daha uğramadı.” der.
İşte benim gözümden, o deli fişek, o “sermayesi küfür olan” ama küfrü bile sanat yapan Neyzen…
Gel Yamacıma, Sana Biraz “Bizim Hiç”ten Bahsedeyim
Bak güzel kardeşim, şimdi sana “Neyzen Tevfik 1879’da Bodrum’da doğdu” falan diye başlasam, sen sıkılırsın, ben utanırım. Neyzen de mezarında ters döner, “Ulan hıyar, benim nüfus kağıdımı mı okuyorsun, ruhumu mu anlatıyorsun?” diye basar kalayı.
Ben Neyzen’i neden severim biliyor musun? Çünkü bu adam, bizim içimizde tutup da söyleyemediğimiz, boğazımızda düğümlenen ne varsa, hem de ölüme “tizz kelelsi vurula” kadar yakın bir dönemde; hepsini o meşhur neyinin içine üflemiş, yetmemiş kalemin ucuna takmış, mürekkep niyetine tükürmüş kağıda.
Biz milletçe bayılırız cekete, koltuğa, unvana… “Müdür Bey”, “Sayın Başkan” “Bakanım, Başkanım, Reisimiz” diye kırk takla atarız. Neyzen’in umurunda mı? Adam Sadrazam’a kafa tutmuş, Padişah’a dil uzatmış. Vali konağında ağırlanırken sıkılıp, çilingir sofrasını sokak köpekleriyle kurmuş bir adam bu.
Hani diyor ya o meşhur dörtlüğünde:
“Ne ceketim kaldı ne meteliğim, Cebimde bir şey kalmadı, Fark etmez be azizim, Zaten benim hiç’ten başka bir şeyim olmadı!”
Şu ferahlığa bak! Hangimiz diyebiliyoruz bunu? Biz taksit peşinde, terfi peşinde koşarken; adam “hiçlik” mertebesine postu sermiş, oradan bize nanik yapıyor. Ben bu “eyvallahsızlığını” seviyorum işte.
2. Taşı Gediğine Değil, Gözünün Ortasına Koyması
Neyzen’in dili sadece keskin değil, zehirdir zehir! Ama şifalı zehir. Riyakarı, dinkârı, yalakayı gördü mü affetmez. Bugün biz kibarlıktan, aman tadımız kaçmasın diye susuyoruz ya; Neyzen olsa o masayı devirirdi.
Bak ne diyor o dönemin çıkarcılarına:
“Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler; “Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus dediler… “Künyeni almak için partiye ettim telefon: “Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus dediler!”
Gülme! Vallahi bugün yazsa bunu, altına imzamı atarım. Adamdaki vizyona bak, 100 yıl önce yazdığı şey bugün hala manşetlik!
Bir düşün eğer Neyzen bu devirde yaşasaydı? hah, işte zurnanın zırt dediği, neyin “hû” dediği yer burası. Düşünsene Neyzen Tevfik bugün aramızda… Elinde neyi, sırtında o eski ceketi, Beyoğlu’nda yürüyor.
Şimdi bu Instagram’da, TikTok’ta “Mükemmel hayatım var, çok mutluyum, bakın ne yiyorum” diye sahte sahte sırıtanları görseydi… Telefonu o fenomenin elinden alır, yere çalar, sonra da sakalını sıvazlayıp şöyle derdi:
“Suratında boya, ruhunda riya, Beğeni uğruna sattın dünyayı güya. Ekran parlak ama vicdanın kara, Üflesem neyimi, patlar o sanal rüya!”
Markete girdiğini düşün. Bir şişe rakının, bir kalıp peynirin fiyatını gördü. Kasiyere bakıp gevrek gevrek gülerdi. Sonra Maliye Bakanı’na ithafen, o meşhur “Behey Dürzü” şiirinin 2024 versiyonunu (sansürsüz halini hayal et sen) patlatırdı:
“Ekmek aslanın ağzında değil, midesine inmiş, derdi. Sonra da eklerdi:
“Vergiden belimiz büküldü, yay oldu, Vatandaşın hali, harap bir köy oldu. Biz “bade” derken, zamlar badeyi aştı, Meze niyetine yediğimiz, sade bir “oy” oldu!”
Akşam açtı televizyonu, o bağıran çağıran “uzmanları” izliyor. Hepsinde bir ciddiyet, hepsinde bir “ben bilirim” havası. Neyzen bir yudum alır, televizyona bir üfler, sonra şu taşı atardı:
“Âlim geçinenler, cahile rehber, Sözde hepsi dahi, hepsi peygamber! İki kelam etseler, manası yoktur, Eşek bile anırırken, bunlardan dilber!”
Ben Neyzen’i neden seviyorum azizim biliyor musun? Sadece küfürbaz olduğu için değil. O küfrün arkasındaki yangını gördüğüm için. Adamın derdi var, derdi! Memleket derdi, insanlık derdi, adalet derdi…
O ney üflerken aslında ağlıyor, şiir yazarken aslında tokat atıyor. Bugün bizim “stres” dediğimiz, psikologlara dünyanın parasını döktüğümüz dertleri, o bir nefeste, bir dörtlükte çözmüş.
Bize “Kendini çok ciddiye alma, dünya dediğin bir gölgelik” diyor.
Özledik be Neyzen… Senin o paspal kılığının altındaki devasa yüreği, “bana mısın” demeyen tavrını özledik. Bugün yaşasaydın, muhtemelen seni tımarhaneye değil, bizlerin arasına, yani asıl tımarhaneye kapatırlardı da; sen yine bir yolunu bulur, oradan da bize nanik yapardın.
Ruhun şad olsun “Hiç”lerin Efendisi!
Hiç olmak;
Bir gün Neyzen Tevfik bir devlet dairesine girer. İşini halledecek ama kılık kıyafet malum; dökülüyor. Memurlar suratına bile bakmaz. Neyzen sinirlenir, ortalığı velveleye verir. Gürültüye içerideki müdür çıkar, bakar ki karşısında bir garip adam.
Müdür küçümseyerek sorar: “Sen kimsin be adam? Bağırıp çağırıyorsun… Sen nesin?”
Neyzen sakince döner: “Ben…” der, “Ben hiçim.”
Sonra müdüre sorar: “Peki sen nesin?” Müdür kabarır: “Ben bu dairenin müdürüyüm!” Neyzen: “Sonra ne olacaksın?” Müdür: “Müsteşar olurum, vekil olurum…” Neyzen: “Daha sonra?” Müdür: “Belki bakan olurum, sadrazam olurum…” Neyzen üstelemeye devam eder: “Peki ondan sonra?” Müdür duraklar, düşünür ve “Hiiç…” der, “Ondan sonrası hiç, emeklilik, ölüm…”
Neyzen yapıştırır cevabı:
“Be adam! Sen o kadar sene okuyup, dirsek çürütüp, onca makamı aşıp en sonunda ‘Hiç’ olacaksan… Ben şimdiden ‘Hiç’im! Ne diye bu kadar tantana yapıyorsun?”
Dünya malı, makam, mevki… Neyzen için hepsi bir tiyatro dekoru. Oyun bitince perde kapanır, herkes “Hiç” olur. O yüzden severim ben bu adamı; oyunun sonunu baştan görmüş çünkü.
Anısına saygıyla
Mısmıl olun
Demirhan
