
Sana bir soru soracağım ve dürüst cevap vermeni istiyorum: Son ne zaman gerçekten hiçbir şey yapmadın? Yani telefona bakmadan, podcast dinlemeden, “verimli dinlenme” falan diye bir şey icat etmeden — sadece öylece oturdun? Tahminim, cevabın ya “hatırlamıyorum” ya da hafif bir panikle verilen “neden yapayım ki?” olacak.
İşte tam da bu yüzden buradayız.
Geçen hafta atölyede oturuyordum. Elim kalemde değildi, bir şey pişmiyordu ocakta, ekran da açık değildi. Sadece oturuyordum. İçimden bir ses kalktı hemen: “Bir şey yapsan olmaz mı?” Tanıdık bir ses. Senin de tanıdığın cinsten. O sesin adı verimlilik kültürü. Ve o kültür, son otuz yılda insanın içine o kadar derin işledi ki artık boş zaman bir lüks değil, bir suçluluk duygusu haline geldi.
Pascal, 1600’lerde şunu söylemişti: “İnsanın tüm mutsuzluğu tek bir şeyden kaynaklanır — odasında sessizce oturamamak.” Adam sanki bugünü yazmış. Ama Pascal’ın zamanında Instagram yoktu. TikTok yoktu. “Sabah rutini” diye yedi adımlı bir ritüel de yoktu. Şimdi var. Ve hepsinin ortak özelliği şu: seni meşgul tutmak. Düşünmenden, hissetmenden, sıkılmandan koruyorlar seni. İyilik olsun diye değil — o meşguliyet birine para kazandırıyor çünkü.
Peki sıkılmak neden bu kadar kötü bir şey oldu? Çocukken sıkılırdık ve bu sıkılmak bir şeyler doğururdu. Duvara resim çizerdin (annen kızardı), bahçede olmayan bir şehir kurardın, komşunun köpeğine isimler verirdin. Yani sıkılmak yaratıcılığın annesiydi. Şimdi sıkılmaya fırsat bulamıyoruz. Her boşluk anında doldurulmuş. Asansörde bile telefonun çıkıyor. Düşüncenin doğacağı o küçük aralık — işte tam orada — kapatılmış.
Ben çizim yaparım. Kırk yıldır yapıyorum. Ve şunu bilirim: en iyi çizimler öncesindeki boşluktan çıkar. Kalem almadan önce bazen saatlerce otururum. Bir şey yapmıyorum gibi görünürüm. Ama aslında o süre boyunca portredeki adamın yüzü içimde oluşuyor. Onun yorgunluğunu görüyorum, taşıdığı şeyi hissediyorum. Sonra kalem alıyorum ve iş kendiliğinden geliyor. O boşluk olmasa çizim de olmaz. Alet değişir, el değişmez diyorum — ama elin çalışması için önce zihnin durması lazım.
Modern insanın boş zamandan korkmasının birkaç somut nedeni var, bu konuda kendimle de dürüst olmak gerekiyor:
- Kimlik krizi: “Ne yapıyorsun?” sorusuna “hiçbir şey” demek artık utanç verici. Kimliğimizi üretkenliğimizle inşa ettiğimizden, üretmediğimizde yok oluyoruz gibi hissediyoruz.
- Bastırılmış duygular: Boş kaldığında o duygular yüzeye çıkıyor. Kafayı meşgul tutmak aynı zamanda hissetmekten kaçmaktır. Telefon bir kaçış aracıdır, sadece bir iletişim aracı değil.
- Toplumsal baskı: “Boş duruyorsun” cümlesi Türkçede bir eleştiridir. Almancada da öyle: Faulheit — tembellik — neredeyse ahlaki bir kusur sayılır. İki kültürde de büyüdüm, ikisinde de aynı baskıyı gördüm.
- Ekonomik kaygı: Pek çok insan için boş zaman gerçekten bir lüks. Üç iş birden yapan biri için bu yazıyı okumak bile bir meydan okuma. Bunu görüyorum ve not ediyorum.
- Alışkanlık: Beyin uyarılmaya alıştığında sakinliği tehdit olarak algılıyor. Nörolojik bir durum bu, ahlaki bir zafiyet değil.
Ama şunu da söyleyeyim: hiçbir şey yapmamayı öğrenmek bir beceridir. Ve her beceri gibi pratik ister. Bir sabah “bugün verimli olmayacağım” diye kalkamazsın, için el vermez. Küçük başlamak lazım. Kahveni yapıyorsun, oturuyorsun, telefon masanın öbür ucunda. Sadece kahveyi içiyorsun. Beş dakika. On dakika. Düşünce geliyor — gelsin. Kaçmıyorsun. Orada duruyorsun onunla birlikte.
Nietzsche “Dans edemeyen bir tanrıya inanmam” demişti. (Bağlam biraz farklıydı ama ben bu cümleyi çaldım, güzel çünkü.) Ben de derim ki: Oturamayan bir sanatçıya inanmam. Ve bunu sanatçıya özgü tutmak istemiyorum — oturamayan bir insana inanmam. Çünkü insan yalnızca yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla da var olur. Suskunluk da bir sestir. Boşluk da bir biçimdir.
Atölyemde bir duvarda şu yazar: “Bak. Sonra çiz.” Öğrencilerime hep söylerim. Çoğu kalem almak için sabırsızlanır. Anlarım, o heyecanı biliyorum. Ama bakış çizgiden önce gelir. Görmek yapmaktan önce gelir. Ve görmek için durmak şart. Durmak için ise şu korkunç şeye ihtiyaç var: boş zaman.
Sana bir önerim yok, bir metodum yok, bir liste vermiyorum “boş zamanı verimli kullanmanın 5 yolu” diye — çünkü o da aynı tuzağın farklı kapısı. Söyleyeceğim tek şey şu: bir gün, sadece bir gün, kendini hiçbir şeye borçlu hissetme. Ne üretmek zorundasın, ne paylaşmak, ne geliştirmek. Sadece var ol. Tepkisiz, çıktısız, plansız.
Korkutucu geliyor, biliyorum. Ama biliyor musun ne korkutucu — hiç durmadan koşup sonunda nereye koştuğunu hatırlamamak. O daha kötü.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
