
Şunu sormam lazım: En son ne zaman gerçekten hiçbir şey yapmadın? Telefona bakmadan, bir şeyler izlemeden, “verimli” olmadan, planlamadan, üretmeden — sadece oturarak, belki camdan dışarı bakarak, belki hiçbir yere bakmadan? Hatırlayamıyorsan, bu yazı tam sana göre. Hatırlıyorsan, zaten biliyorsun ne demek istediğimi.
Modern insanın en büyük trajedisi şu: boş zamanı doldurmayı marifet saydı. Bir kahve içiyorsun, aynı anda podcast dinliyorsun. Yürüyorsun, kulaklık var. Uyumadan önce ekrana bakıyorsun çünkü “zihin dinlensin” diye. Zihnin dinlenmesi için ona bir şey daha yüklemek — bu düpedüz çelişki, ama biz bunu sormadan kabul ettik. Nasıl oldu bu? Kim karar verdi ki sessizlik doldurulması gereken bir açıktır?
Japonlar buna bir isim koymuş: ma (間). Kelimenin tam çevirisi yok Türkçede — “aradaki boşluk” diyebilirsin, ama bu da tam tutmuyor. Ma, müzikte iki nota arasındaki sessizliktir. Bir odadaki mobilyaların arasında kalan açıklıktır. Konuşmada bir cümleden önce gelen duraksamadır. Japonlar bu boşluğu eksiklik olarak değil, varlığın parçası olarak görür. Batı mimarisinde her köşeyi doldurmaya çalışırsın; Japon bahçesinde boş toprak, taşlar kadar anlam taşır.
Biz nerede yanlış döndük peki? (Burada “biz” derken Batı modernliğini içselleştirmiş her toplumu kastediyorum — bu işte Türkiye de Almanya da aynı gemide.) Sanayi devrimi üretkenliği bir erdem yaptı. Çalışmayan adam, değersiz adam sayıldı. Bu düşünce o kadar derinden işledi ki artık tatilde bile “bir şeyler yaptık mı?” diye soruyoruz. Kapadokya’ya gidiyorsun, 47 fotoğraf paylaşıyorsun, yorgun dönüyorsun. Tatil mi yaptın, tatili mi tükettın?
Antik Yunan’da skholé denen bir kavram vardı. Türkçedeki “okul” kelimesi buradan geliyor — ama orijinal anlamı “okul” değildi. Skholé, boş zaman demekti. Ve bu boş zaman, Aristoteles’e göre insanın en değerli haline aitti. Çünkü ancak boş zamanda düşünebilirdin, sorgulayabilirdin, insan olabilirdin. Çalışma zorunluluktu; skholé özgürlüktü. Şimdi düşün: biz o özgürlüğü kendi elimizle doldurup kapattık.
Ben bunu soyut konuşmuyorum, not edeceğim. Kırk yılı aşkın çizim pratiğimde en verimli anlarımın, şaşırtıcı biçimde, hiçbir şey yapmadığım anların hemen ardından geldiğini gördüm. Bazen saatlerce sadece otururdum — kafede, parkta, mutfak masasında soğumuş çayımın başında. Bir portreyi çizerken önce o insanın yükünü görmem gerekir derdim hep. O yükü görmek için sessizliğe ihtiyacım var. Gürültüde yüzler görürsün, sessizlikte insanlar.
Şimdi bir liste yapayım — çünkü listeler insanı rahatlatıyor, biliyorum, o yüzden koyuyorum:
- Hiçbir şey yapmak tembellik değildir. Tembellik yapmak istediğin bir şeyi ertelemektir. Hiçbir şey yapmak ise bilinçli bir duruştur.
- Sıkılmak beyin için iyi. Sıkıldığında zihin varsayılan moda geçer — “default mode network” diyorlar buna. O modda yaratıcılık, empati ve öz-farkındalık çalışır. Telefona her uzandığında bu modu kapatıyorsun.
- Sessizlik öğrenilebilir. Doğuştan gelmez. İlk denediğinde rahatsız hissedeceksin. Beyin gürültü arayacak. Bu normal — bırak arasın, bulamasın.
- Boşluk, kaygıyı değil, netliği getirir. Kaygı zaten içinde var. Sessizlikte onu duyarsın, evet — ama duymak, taşımaktan farklıdır.
- Hiçbir şey yapmak sosyal bir eylemdir de. Biriyle sessizce oturabilmek, o ilişkinin olgunluğunu gösterir. Konuşmak zorunda hissetmeden yan yana var olabilmek — bu, en derin bağlardan biridir.
Peki neden bu kadar zor? Çünkü sessizlikte kendinle kalıyorsun. Ve çoğu insan kendisiyle baş başa kalmaktan ürküyor. (Yargılamıyorum — ben de ürktüm, ürküyorum hâlâ zaman zaman.) Ama şunu da söyleyeyim: kendinden kaçmak için harcadığın enerji, gerçekten muazzam. O enerjiyi kendine doğru yönlendirirsen ne olur, denedin mi hiç?
Pascal 1600’lerin ortasında şunu yazmış: “İnsanların tüm mutsuzluğu tek bir şeyden kaynaklanır: odalarında sessizce oturamamaları.” Üç yüz elli yıl geçmiş — telefon, internet, sosyal medya, yüz bin bildirim eklenmiş üstüne. Pascal bugün yaşasaydı muhtemelen gülmekten ağlardı. Ya da sadece ağlardı.
Sana pratik bir şey söyleyeyim: yarın sabah, on dakika sadece otur. Kahveni yap, masaya koy, pencereye bak. Telefon başka odada olsun. Müzik yok, podcast yok. Sadece on dakika. İlk iki dakika rahatsız hissedeceksin. Üçüncü dakikada aklın gezinecek. Beşinci dakikada bir şeylerin gevşediğini fark edeceksin. Onuncu dakikada kalkmak istemeyeceksin. Bu bir garanti değil — ama olasılık yüksek.
Ve şunu da bil: hiçbir şey yapmak, aslında çok şey yapmaktır. Dinliyorsun, hissediyorsun, sindiriyorsun, bütünleşiyorsun. Bunlar görünmez eylemler, ama en kalıcı olanlar. Bir portrenin en güçlü anı, fırçanın kağıda değdiği an değildir — fırçayı kaldırdığın ve baktığın andır. O an, her şeyin oturduğu andır.
Hayat zaten yeterince gürültülü. Sen ona gönüllü olarak daha fazla gürültü eklemeye yemin etmemiştin. Vazgeçebilirsin. Hatta vazgeçmelisin.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
