
Haklı olarak söylenmiş bir söz vardır: “Hindistan’ı ya seversin ya nefret edersin, ikisinin ortası yoktur.” Sahiden yoktur; bu söz öylesine, lafın gelişiyle söylenmiş bir klişe değildir. Bir ülkenin insanın konfor alanını bu kadar hırpaladığı başka bir coğrafya az bulunur.
Ben seven taraftayım. Bunun şüphesiz birçok kültürel nedeni olabilir ama bence en büyük etken, Adana’da büyümüş olmam. (Adanalılar hemen dellenmeyin lan! Hindistan’ı gerçekten görmüş olanlar ne demek istediğimi çoktan anlamıştır.) Kaosun içindeki o gizli ritmi ve samimiyeti tanımakla ilgili bir durum bu.
Hindistan’ı yaklaşık 33 yıl önce gördüm. Son yıllarda yapay zekayla sadece “eğlence/espri” olsun diye üretilmiş, o oryantalist ve iğrenç şeyleri saymazsak; kendi çapında, doğrularıyla ve yanlışlarıyla gayet düzgün bir ülke. 5-10 kuruşa satın aldığınız sokak yiyeceklerinde batılı anlamda bir sterilizasyon ve hijyen beklememelisiniz; zaten oranın yerlilerinin bile böyle bir beklentisi ya da takıntısı yok. Hayat orada başka bir temizlik tanımı üzerinden akıyor. Tıpkı bizde olduğu gibi; salaş ama temiz mekanlar ile kelimenin tam anlamıyla “pislik içindeki” yerleri ayırt etmeyi öğrendikten sonra, gıda tüketimi açısından oldukça güvenli bir ülke…
Bu bir Hindistan güzellemesi değil, bir gerçeklik okumasıdır. Tıpkı 30-40 yıl önce –ki kısmen hâlâ öyle– Batı Avrupalı bir turist için de Türkiye’yi görmenin “ya seversin ya nefret edersin” ikilemini barındırması gibi. Kültür, cilalanmış binalardan ibaret değildir; sokaktadır.
Eminim ki sevgili eşim, yaklaşık 30 yıl önce benimle beraber Adana’yı ilk gördüğünde çok şaşırmıştı. Sokakların o dönemki toz toprak hali, bitmek bilmeyen gürültü, çarşıda küçücük çocukların büyük bir ustalıkla ve adeta fizikle dalga geçercesine arabaların arasından karşıya atlaması… Tüm Adana genelinde tek bir sağlam, boyalı yaya geçidi olmaması, “tablacı” diye tabir ettiğimiz o meşhur kebapçılar, sepette satılan lahmacunlar… Yoğun trafiğin tam kenarında, Çakmak Caddesi’nde tepsiler içinde üst üste sıralanmış tatlılar, kapalı alan kebapçılarının o her işe koşan temizleme bezleri ve ustanın tüm gün ocağın yanında duran bir kase suya elini bandırıp özene bezene kıymayı şişe saplama ritüeli… Bunlar dışarıdan gelen biri için büyük bir kültür şokudur. Laf aramızda, bunca yıldır yeri gelip sorulduğunda “Elbette farklıydı ama kötü değildi,” demesi, sadece bir nezaket değil; Türkiye’yi gerçekten sevmesinden ve burada da ruhundan bir parça, bir aile bulmasından kaynaklanıyor. İnsan, sevdeki yerin kusurlarını “farklılık” olarak kabul eder.
Gelelim Hindistan’a gidenlerin meşhur bozulan midelerine…
Dünyada şöyle bir biyolojik gerçek var: Coğrafya değiştikçe, o coğrafyanın florası, bakterileri ve biyolojik kültürü de değişir. Alışkın olmadığınız bir mikroorganizma dünyasına adım atarsınız. Ben bile uzun bir aradan sonra her Türkiye’ye gittiğimde ilk birkaç gün midemi bozarım; bu çok normaldir. Tabii ki tedbiri elden bırakmamak lazım: Hindistan ve benzeri altyapısı henüz oturmamış ülkelerde suyu ve sudan üretilen gıda maddelerini, yıkanmış ama pişirilmemiş sebzeyi, meyveyi, salatayı tüketmemek, içeceklere buz attırmamak altın kuraldır. Bu bir vizyon değil, temel biyoloji bilgisidir.
Sonuç olarak; hayattan ve seyahat etmekten gerçekten keyif almak istiyorsanız, “Ama bu bizim orada böyle değil,” diyerek kıyaslamaktan uzak durun. Zaten kendi konfor alanından, “bizim buralardan” sıkıldığın ve başka dünyaları merak ettiğin için sana ait olmayan bir kültüre yolculuk etmişsin.
Bugün Adana’nın o eski tozlu yolları yok artık, şehirler de zamanla kabuk değiştiriyor ve modernleşiyor. Ama hafızamızdaki o eski Adana’nın ya da Hindistan’ın sokaklarında gizlenmiş olan şey aslında aynıdır: Kusurlarıyla, kaosuyla ve tüm doğallığıyla akan o gerçek yaşam… Gittiğin yerde kendi evini aramayı bırakırsan, o yaşamın tadını çıkarmaya başlarsın.
Mısmıl olun
Demirhan
