Teknoloji

Tabletin Soğuk Camı ve Elin Sıcak Lekesi: Kim Korkar Dijitalden?

image

Aletin Namusu ve İnsanın Kusuru

Şimdi elinde tuttuğun o akıllı cihazla bu yazıyı okurken, muhtemelen dünyanın en gelişmiş işlemcilerinden birine bakıyorsun. Maşallah, her şey pırıl pırıl, her şey pürüzsüz. Ama bir saniye dur ve o camın soğukluğuna bak. Bir de kendi avucunun içindeki o çizgilere, o yaşanmışlığın haritasına bak. Aradaki fark, işte benim kırk yıldır anlatmaya çalıştığım hikâyenin ta kendisidir. Teknoloji kapıyı çalmaz, teknoloji kapıyı kırıp içeri girer ama sofraya oturup oturmayacağı senin ona ne ikram edeceğine bağlıdır.

Bak evladım, “alet değişir, el değişmez” derken ben sadece romantik bir nostalji yapmıyorum. Bu bir meydan okuma. Elinde en pahalı dijital kalem olsun, altında dünyanın en hızlı bilgisayarı çalışsın; eğer o kalemi tutan parmakların arkasında bir “dert” yoksa, ortaya çıkan şey sanat değil, sadece başarılı bir veri işlemedir. (Veri demişken, sanki hepimiz birer istatistikten ibaretmişiz gibi davranan o ‘akıllı’ algoritmalara da selam olsun, sizi de görüyoruz.)

Pikselin Kolaylığı ve Karakalemin İnadı

Kırk yıldır portre çiziyorum. Eskiden parmaklarım kömürden kararırdı, kağıdın dokusunu iliklerimde hissederdim. Şimdi bakıyorum, herkesin elinde bir tablet, herkes bir “geri al” (Undo) tuşunun konforuna sığınmış. Hata yapmaktan korkan bir sanatçı olabilir mi? Hata dediğin şey, aslında senin imzanın başladığı yerdir. Dijitalin o steril dünyasında hata yok, sadece “yanlış tıklama” var. Ama o kağıda bir kere vurduğun o yanlış leke, bazen portrenin bütün ruhunu belirleyen o hüzünlü bakışa dönüşebilir. Onu silemezsin, onunla yaşarsın. Tıpkı hayat gibi. Hayatta “Ctrl+Z” var mı? Yok. O zaman sanatta niye olsun?

Mevzu teknolojinin kendisi değil, bizim ona teslim olma biçimimiz. Ben de kullanıyorum o aletleri, yalan söyleyecek halim yok (Hiciv bizde ata sporu, kendimize de iğneyi batıracağız elbet). Ama o tablete kalemle dokunurken, hala kağıda bastırıyormuş gibi bir direnç arıyorum. O direnç yoksa, el boşlukta savrulur. El boşlukta savrulursa, kâğıda düşen yüz de bir hayaletten öteye gidemez.

Mutfaktaki Robot mu, Annenin Tahta Kaşığı mı?

Bak, gastronomiden de örnek vereyim de konu iyice pekişsin. Şimdi son model mutfak robotları var, soğanı saniyede püre yapıyor. Ama o soğanı elinde o emektar bıçakla doğrarken döktüğün o tek damla gözyaşının tadı yemeğe geçmiyorsa, o yemek sadece bir yakıttır. Teknoloji bize hızı vaat ediyor, ama derinliği vaat etmiyor. Elin yavaşlığı, düşüncenin hızıyla yarışırken ortaya çıkan o “orta yol”dur kıymetli olan. Bir portreyi çizerken de, bir sosu bağlarken de aynı kural geçerli: Malzemeye dokunacaksın. Dokunmadığın şey senin değildir.

Bazıları diyor ki “Demirhan Bey, teknoloji her şeyi bitirdi, artık robotlar resim yapıyor.” Behey gafil! Robot dediğin senin verdiğin komutu yapar. Senin o sabahki kahvaltından aldığın keyfi, ya da yolda gördüğün o yaşlı teyzenin gözlerindeki o kırgınlığı o robot nereden bilsin? (Bilemez, çünkü onun bir kalbi yok, sadece fanı var, o da aşırı ısınmasın diye çalışıyor.) İnsan yüzündeki o yükü görmek, empati dediğimiz o muazzam ağırlığı taşımak, yazılımın değil, vicdanın işidir.

Geleceğe Dair Bir Kehanet Değil, Bir Tavır

Teknolojiyi reddetmek, dünyadan elini eteğini çekmek ahmaklıktır. Ama teknolojinin içinde kaybolup kendi “elini” unutmak, daha büyük bir ahmaklıktır. Ben diyorum ki; aleti kullan, ama onun seni kullanmasına izin verme. Kalem ister tahtadan olsun, ister pilden; o kalemi tutan elin nasırı, o elin titremesi, o elin tereddüdü olsun içinde. İnsanlık dediğin o tereddütten beslenir zaten. Kesinlik, makinelerin işidir.

Bir portre çizerken karşımdakinin sadece burnunun şekline, gözünün rengine bakmam. O insanın hayatındaki o görünmez çatlaklara bakarım. O çatlakları dijital bir fırçayla mı çizerim, yoksa 2B kurşun kalemle mi? İnan bana, nihai sonuçta bunun hiçbir önemi yok. Önemli olan o çatlağı hissedip hissetmediğindir. “Alet değişir, el değişmez” sözü, bir değişmezlik iddiası değil, bir sadakat yeminidir. İnsan kalmaya, kusurlu kalmaya, “öteki”nin acısını kendi elinde hissetmeye edilen bir yemin.

Mısmıl Bir Teknoloji Mümkün mü?

Şimdi diyeceksin ki, “Ee Demirhan, ne yapalım? Atalım mı bu telefonları?” Atma evladım, lazım olur. Ama o ekrana bakarken arada bir başını kaldır da dünyaya bak. Filtresiz, pikselsiz, gerçek dünyaya. Orada gördüğün o karmaşa, o düzensizlik, o “mısmıl olmayan” haller aslında hayatın gerçek lezzetidir. Sanat da o lezzeti yakalama çabasıdır.

Teknoloji bize bir “mükemmellik” illüzyonu satıyor. Herkesin cildi pürüzsüz, herkesin tatili muhteşem, herkesin yemeği birer sanat eseri (Instagram’da öyle en azından). Ama o ekranı kapatınca elimizde kalan o yalnızlık, o gerçeklik duygusu işte bizim asıl malzememizdir. Ben portrelerimde o steril dünyayı değil, o ekranın arkasındaki gerçek, yorgun ve bazen de paramparça olmuş insanı arıyorum. Ve o insanı bulduğumda, ister dijital olsun ister analog, el kendiliğinden o hakikati yazıyor.

Sonuç olarak; aletin yenisi makbuldür ama elin eskisi, tecrübelisi, yaralısı kıymetlidir. Teknolojiyle barışık ol ama onun kulu kölesi olma. Kalemine, bıçağına, klavyene hükmet; ama ruhunu onların o soğuk mantığına teslim etme. Kendi sesini, kendi “elini” bulduğun gün, dünyanın en ileri teknolojisi bile senin karşında şapka çıkaracaktır.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir