
Hiç birinin yüzüne bakarken kendi içinizin titrediğini hissettiniz mi? Hayır, öyle romantik bir “ilk görüşte aşk” saçmalığından bahsetmiyorum. Bayağı, o insanın alnındaki kırışıklığın içine düşmüş bir kamyon dolusu kederi, göz kenarındaki kaz ayaklarına gizlenmiş yarım kalmış kahkahaları görmekten bahsediyorum. Eğer görmediyseniz, ya bakmıyorsunuzdur ya da bakmaya korkuyorsunuzdur. Çünkü birinin yüzüne gerçekten bakmak, onunla omuz omuza o yükü taşımaya gönüllü olmak demektir.
Gözler Yalan Söyler mi? (Bence Söyler)
Kırk yıldır kağıdın, tuvalin, hatta şimdilerde o cam ekranların karşısına geçip insan suratı kazıyorum. Evet, kazıyorum diyorum çünkü benim için çizmek bir ekleme süreci değil, bir kazıma sürecidir. Fazlalıkları, o toplumun giydirdiği maskeleri, “nasılsınız?” sorusuna verilen o sahte “iyiyim”leri kazıyıp altındaki cevheri bulma işidir. (Bazen altından hiçbir şey çıkmadığı da olur, o zaman kağıdı yırtıp atmak en büyük haktır, vaktimizi çalmaya gerek yok.)
İnsanlar “Gözler kalbin aynasıdır” diye bir laf etmişler. Güzel laf, süslü laf ama eksik. Gözler yalan söyler efendim, hem de öyle bir söyler ki ruhun duymaz. Ama o gözün altındaki torba, o dudağın kenarındaki hafif seğirme, o burnun kemiğindeki sert duruş… İşte onlar yalan söyleyemez. Kas hafızası dürüsttür. Hayat seni nereye vurduysa, o darbenin izi orada kalır. Ben de işte o izin peşindeyim.
Alet Değişir, El Değişmez
Şimdi bana gelip “Demirhan abi, eskiden kömürle çiziyordun, şimdi elinde bir kalem, altında bir cam tablet, bu işin tadı tuzu kaçmadı mı?” diye soranlar oluyor. Onlara sadece gülüyorum. Bak güzel kardeşim, sanat aletin icadı değildir, elin ve ruhun o aleti nasıl terbiye ettiğidir. Taş devrinde mağara duvarına yanmış kemikle geyik çizen adamla, bugün en lüks bilgisayarda portre çalışan adamın derdi aynıdır: “Buradayım ve seni görüyorum.”
Mesele kömürün tozunun parmağına bulaşması değil, o çizgiyi oraya neden attığındır. Kalemi sıkışındaki o hırs, çizgiyi yumuşatırken kullandığın o merhamet… Bunlar dijitalde de var, yağlı boyada da. Alet değişir ama o nasırlı (ya da artık klavyeden aşınmış) elin hikayesi değişmez. El, kalbin ve beynin sokaktaki temsilcisidir. Sokak neyse, el de odur.
“Bir portreyi çizerken önce o insanın yükünü görürüm, sonra yüzünü. Yükü görmezsen, çizdiğin sadece bir vesikalık fotoğraftan ibaret kalır.”
Kimler Girebilir Bu Çizginin İçine?
Benim dünyamda kapı herkese açık dedik ama bir şerhimiz var. Faşiste, vicdansıza, “ben yaptım oldu”cu cahile yer yok. Neden mi? Çünkü onların yüzünü çizemezsin. Onların yüzü bir maskedir, beton dökülmüştür üzerine. O betonu kazımaya ne benim ömrüm yeter ne de kalemimin ucu dayanır. Ama geri kalan herkes… Ah o güzel “ötekiler”.
Yolda yürürken gördüğün o yaşlı teyze, elleri tiner kokan o çırak, memleketinden kopup gelmiş ama kök salamamış o göçmen… Hepsinin yüzünde bir epope yazılı. Empati dediğin şey, birinin fotoğrafını çekip Instagram’a koymak değildir. Empati, o insanın çektiği sızıyı kendi elinde, kaleminin ucundaki o titremeyde hissetmektir. Birini çizerken onunla beraber ağlamıyorsan, onunla beraber bir kadeh rakı tokuşturmuyorsan (zihnen yani, her zaman masada olmuyor), o portre eksiktir. Mısmıl bir iş çıkmamış demektir.
- Detaylara Boğulma: Her gözenek değil, her ifade önemlidir.
- Işık ve Gölge: Işığın geldiği yer umudu, gölgenin kaldığı yer sırrı temsil eder.
- Sadelik: Bazen tek bir çizgi, bin fırça darbesinden daha çok şey anlatır. (Tabii o çizgiyi nereye atacağını bilmek için kırk yıl geçmesi gerekir, o da ayrı mesele).
Portre mi, Ayna mı?
Bazen çizdiğim adam gelip bakıyor kendine. “Bu ben miyim?” diyor. “Hayır,” diyorum, “bu senin bana gösterdiğin, benim de senden çaldığım sen.” Portre bir hırsızlıktır aslında. Karşındakinin en savunmasız anını, o bakışındaki boşluğu çalıp dondurmaktır. Ama bu öyle bir hırsızlıktır ki, sonunda her iki taraf da zenginleşir. Ben bir hikaye öğrenirim, o da kendine dışarıdan bakma cesareti kazanır.
Sanat, hayatın sert köşelerini zımparalamaz. Aksine, o köşeleri daha da belirginleştirir ki çarptığında nerenin acıyacağını bil. Benim kalemim de öyle. Bazen serttir, bazen bir tüy gibi hafif. Ama her zaman gerçektir. Gerçek olmayan şeyin benim kağıdımda yeri yok. (Yani öyle ‘photoshop’lu, herkesin bebek gibi göründüğü işleri benden beklemeyin, gidin o popüler uygulamalarda kendinizi kandırın.)
Sonuç Yerine Bir Çizgi Çekelim
Geldiğimiz noktada, dünya her geçen gün daha da karmaşıklaşıyor gibi görünebilir. Teknolojiler, terimler, izmler… Hepsi havada uçuşuyor. Ama günün sonunda elimizde kalan tek bir şey var: İnsan. Birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuğumuz sürece, neyin sanat olduğunun, hangi aletin daha üstün olduğunun hiçbir önemi yok.
Eğer bir gün yolun düşer de karşıma oturursan, benden sadece bir resim bekleme. Ben seni çizerken, senin içindeki o “öteki” ile dertleşeceğim. Senin bile unuttuğun o çocukluk yarasını, o ilk hayal kırıklığını bulup çıkaracağım. Sonra mı? Sonra aleti bırakıp birer kahve içeceğiz. Çünkü sanat, nihayetinde insanı insana kavuşturma sanatıdır.
Hayat, o düz çizgiye sığmayacak kadar zikzaklı ve engebeli. O yüzden çok da kasmayın. Kendiniz olun, vicdanlı olun, başkasının acısına “bana ne” demeyin. Gerisi zaten bir şekilde hallolur. Çizgi yerini bulur, el yolunu şaşırmaz.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.
