
Hiç düşündün mü, neden canımız her sıkıldığında, dünya üzerimize her çöktüğünde, kendimizi o kadar şatafatlı yemeğin arasından sıyırıp bir kase çorbanın buharına teslim ederiz? Karşında kırk yıldır elinde kalemle insan yüzü çizen, diğer eliyle de mutfakta tencere kaynatan bir adam duruyor. Sana şu kadarını söyleyeyim: Çorba, insanlığın icat ettiği en demokratik, en vicdanlı ve en birleştirici şeydir. Bir portre çizerken de böyledir bu; önce o insanın taşıdığı yükü görürüm, sonra yüzünün hatlarını. Çorba da tam olarak o yükü hafifletmek için kaynar. Sınıfsızdır, sınırsızdır. Sarayda da içilir, sokaktaki evsiz adamın titreyen ellerinde de aynı sıcaklıkla durur.
Şimdi sana bir hikaye anlatayım. Berlin’de, hani şu kışın insanı canından bezdiren soğuğunun olduğu günlerden birinde, atölyeden çıktım. Üzerimde kırk yıllık çizim pratiğinin verdiği o tatlı ama yorucu yorgunluk var. Parmaklarım donmuş, ruhum desen zaten iki büklüm. Yolumun üzerindeki küçük bir esnaf lokantasına attım kendimi. İçeride her milletten insan var. Yan masamda kravatını gevşetmiş, muhtemelen çok mühim bir Alman bankacı oturuyor; onun yanında da elleri boya içinde kalmış bir inşaat işçisi. İkisi de aynı şeye kaşık sallıyordu: Linseneintopf, yani bizim buraların diliyle mercimek çorbası. Bakıştık. Ne o beni tanıyor ne ben onu. Ama o kaşığın tıkırtısı var ya, işte o ses bizi o an dünyanın en eski akrabaları yapıverdi. Çünkü açlık ve ısınma arzusu, insanı tüm etiketlerinden soyar. Faşiste çorba yok ama, onu baştan anlaşalım. Vicdanı olmayanın tabağına kaşık sallatmam, o kadar da değil.
Bizim memlekette mercimek çorbası bir nevi hayatta kalma kılavuzudur. Ama gel gör ki modern zamanlar bu asil yemeği de piç etti (kusura bakma, kibar olamayacağım bu konuda). Tutturmuşlar bir blender çılgınlığı. Atıyorlar mercimeği, soğanı, patatesi tencereye; üzerine de basıyorlar elektriğin gücünü. Bzzzt! Al sana çorba. Hadi oradan be! O pürüzsüz, ruhsuz, mama kıvamındaki şey mercimek çorbası değil, olsa olsa endüstriyel bir bulamaçtır. Benim mutfağımda o metal aletlerin hükmü geçmez. Ne diyoruz her zaman? Alet değişir, el değişmez. Sanatta da böyle bu, mutfakta da. Portre çizerken dijital tablete bin liralık fırça efekti yüklesen ne yazar? O elin çizgideki titremesini, o kalemin kağıda uyguladığı somut ağırlığı vermedikten sonra o yüz yaşamaz. İşte süzme mercimek de böyledir. O mercimek telli süzgeçten geçecek arkadaş! Bileğin yorulacak, o kaşığın arkasıyla ezile ezile süzülecek. O esnada tencereyle aranda bir bağ kurulacak. Emek vermediğin şey senin değildir, sadece tükettiğin bir nesnedir.
Geleneksel mutfağın felsefesi tam da bu sabır noktasında düğümlenir. Süzgeçten geçen mercimeğin dokusu, blenderın parçaladığına benzemez. Dilinin üzerine değdiğinde o pütürleri hissedeceksin ki, toprağın kokusunu alasın. İçine bir parça kemik suyu koyacaksın ki (eğer vejetaryen değilsen tabii, onlara da saygımız sonsuz, öteki falan yok bizim dünyamızda), o çorba gövdeli olsun. Üzerine de kızdırılmış tereyağı ve pul biber. Bak, tereyağını yakmayacaksın, köpürteceksin. O kırmızı köpük çorbanın üzerine döküldüğünde çıkan o “coz” sesi, aslında mutfağın sana teşekkür etme biçimidir.
Gelelim bu işin adabına. Çorba içmenin de, tıpkı insan sarraflığı gibi, kendine has kuralları vardır. Herkes çorba içer ama herkes çorbanın hakkını veremez. Al sana bizzat kendi hayat tecrübelerimden süzülmüş küçük bir liste:
- Asla üfleyerek içmeyeceksin: Çorba sabır işidir. Acele edip dilini yakarsan, arkasından gelecek hiçbir lezzetin tadını alamazsın. Hayat gibi işte, acele edersen sadece acısını çekersin.
- Limonu sonradan değil, kaynarken de değil, tam kaseye konduğunda sıkacaksın: Limonun o asidik neşesi, mercimeğin toprak kokusuyla kasede buluşmalı. Tencereye sıkarsan geçmiş olsun, bütün yemeğin dengesini bozarsın.
- Yanında mutlaka bayat ekmek olacak: Taze ekmek çorbayı boğar, hamur eder. Fırından dün çıkmış, hafifçe sertleşmiş o ekmeği çorbanın suyuna banıp çekeceksin. İsraf etmemek de bu işin ahlakıdır.
- Kaşığı tabağın kenarına vurup şıkırdatmayacaksın: O ses, mutfaktaki o sessiz tapınağın huzurunu kaçırır. Çorbayı sessizce, adeta bir ayindeymiş gibi huşu içinde içeceksin.
Bazen bana soruyorlar, “Demirhan abi, hem çiziyorsun, hem yazıyorsun, hem de yemek yapıyorsun, yorulmuyor musun?” diye. Yahu insan nefes almaktan yorulur mu? Bunların hepsi aynı kaynaktan besleniyor. Tuval vurduğum fırça darbesiyle, tencereyi karıştırdığım tahta kaşığın hareketi arasında hiçbir fark yok benim için. İkisinde de bir hikaye anlatıyorum. Birinde bir insanın kırışıklıklarındaki yaşanmışlığı ortaya çıkarıyorum, diğerinde Anadolu’nun bin yıllık kuraklığında bile inatla yetişen o küçük kırmızı tanenin dramını lezzete dönüştürüyorum. İkisi de aynı kapıya çıkıyor: İnsana dokunmak.
Dünya çok hızlı dönüyor, kabul. İnsanlar birbirini dinlemeye bile tahammül edemiyor artık. Herkes bir yerlere yetişme derdinde, herkes kendi yankı odasında en yüksek sesi çıkarmaya çalışıyor. Ama bir kase sıcak çorbanın etrafında toplandığımızda, o gürültü bir anlığına kesiliyor. O masada ne siyaset kalıyor, ne kimlik kavgaları, ne de o anlamsız egolar. Sadece birbirinin yüzüne bakan, aynı sıcaklıkla içi ısınan insanlar kalıyor geriye. İşte bu yüzden mutfak benim için sadece yemek yapılan bir yer değil, aynı zamanda dünyanın en barışçıl sığınağıdır.
Şimdi bu yazıyı okuduktan sonra gidip kendine hazır çorba falan yapmaya kalkma, kalbini kırarım. Çıkar o eski süzgeci dolaptan. Üşenme, yıka mercimekleri. Kokusu evine yayıldığında ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksın. Sanat da budur, hayat da budur.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.
