Sanat

Piksel mi Karakalem mi? Alet Değişir Ama O El Değişmez

image

Sahi, elinizdeki o gıcır gıcır dijital kalemler ya da ucunu açarken parmağınızı kanattığınız o klasik kurşun kalemler sizi sanatçı mı yapıyor sanıyorsunuz? Hayır, gerçekten soruyorum. Eğer öyleyse, dünyanın en iyi bıçağına sahip olan her adamın şahane birer aşçı olması gerekirdi ki, mutfağa girdiğinde soğan doğramaktan aciz binlerce “şef” adayı tanıyorum. (Burada hafifçe gülümsüyorum, çünkü o soğanların acısı hala gözümde.) Mesele ne kullandığın değil, o kullandığın şeyi nasıl bir yükle, nasıl bir vicdanla ve en önemlisi nasıl bir “el” ile tuttuğundur. Kırk yıldır çiziyorum. Dile kolay, kırk yıl. Kağıdın dokusunu parmak uçlarımda hissettiğim o ilk günden, bugün piksellerin arasında dans eden kalemime kadar tek bir şey değişmedi: İnsana bakışım. Çünkü benim dünyamda alet değişir, ama o elin arkasındaki kafa ve yürek baki kalır.

Bak güzel kardeşim, bazen bana soruyorlar: “Demirhan, o kadar yıl kağıt kalemle portreler yaptın, şimdi bu cam ekranın başında ne işin var?” Ben de onlara diyorum ki, Michelangelo bugün yaşasaydı, elinde mermer çekiciyle mi dolaşırdı yoksa en gelişmiş üç boyutlu modelleme araçlarını mı kullanırdı? Muhtemelen ikisini de yapardı ama yine o muazzam anatomik derinliği verirdi. Çünkü mesele mermerin sertliği değil, o mermerin içinde hapsolmuş figürü görebilme yetisidir. Bir portre çizerken ben karşımda sadece bir yüz görmüyorum. O çizgilerin, o kırışıklıkların arkasındaki yaşanmışlığı, o insanın omzundaki yükü görüyorum. Empati dediğin şey, öyle kitaplardan okunup öğrenilecek bir “sosyal beceri” falan değildir; empati, birinin yüzüne bakarken onun çektiği sancıyı kendi bileğinde hissetmektir. Eğer o sancıyı hissetmiyorsan, dünyanın en pahalı tabletiyle en yüksek çözünürlüklü işi yapsan ne yazar? Ortaya çıkan şey sadece ruhsuz bir matematik formülüdür. (Ve inan bana, ruhsuz sanat, tuzu unutulmuş bir çorbaya benzer; içilir ama tadı damağında kalmaz.)

Sanatın o derin dehlizlerine daldığımızda, “öteki” kavramının nasıl buharlaştığını görürüz. Benim masamda, benim atölyemde herkese yer vardır. Ama dur, hemen heyecanlanma. Herkes derken, gerçekten “insan” kalabilmiş olanları kastediyorum. Aptalın, faşistin, vicdansızın benim çizgilerimin arasında işi yok. Onlar zaten hayatı birer etiket olarak yaşıyorlar. Oysa bir portre, etiketlerin sökülüp atıldığı yerdir. Birini çizerken onun dinini, dilini, ırkını ya da cüzdanının kabarıklığını görmem. Sadece bakışındaki o küçük, kırılgan pırıltıyı ya da o derin karanlığı yakalamaya çalışırım. Hepimiz birilerine göre ötekiyizdir aslında. Berlin’in bir sokağında yürürken ben bir yabancıyım, İstanbul’un bir mahallesinde ise belki fazla “Batılı”. Ama kalemimi elime aldığımda bu kimliklerin hepsi birer toz bulutu gibi dağılır. Geriye sadece insan kalır. İşte bu yüzden, alet ne olursa olsun, elin dokunuşu o insani özü aramalıdır.

Şimdi biraz da mutfaktan örnek vereyim, neticede aşçıyız da (kendi karnımızı doyurmaktan fazlasını yapıyoruz çok şükür). Bir yemeğin lezzeti kullanılan tencerenin markasında mıdır? Yoksa o malzemeyi bir araya getiren, hangi baharatın hangi acıyla yakışacağını bilen o kadim bilgide mi? Sanat da tam olarak böyledir. Dijital fırçalar bana binlerce renk seçeneği sunuyor olabilir, ama o renklerin hangisinin bir hüzne denk geldiğini bana hiçbir algoritma öğretemez. Onu ben, sokaklarda yürürken, insanlarla konuşurken, birinin derdini dinleyip o derdi kendi dert dağarcığıma eklerken öğrendim. Çizgilerimdeki o “sokak dili”, o felsefi derinlik dedikleri şey aslında hayatın ta kendisidir. Ciddiye alınan her konuyu biraz gülerek, biraz hicivle anlatmak lazım ki, ağırlığı altında ezilmeyelim. Yoksa bu dünya vicdansızlığıyla hepimizi yutar.

Şu listeye bir göz at, belki ne demek istediğimi daha iyi anlarsın. İyi bir iş çıkarmak için gerekenler listesi (market listesi gibi düşün ama biraz daha ruhani):

  • Gözlem: Sadece bakma, gör. Bir insanın gülümserken göz kenarlarında kaç tane çizgi biriktiğini sayabiliyor musun? Sayamıyorsan henüz görmemişsin demektir.
  • Sabır: Kırk yıl diyorum, boru değil. Bir gecede sanatçı olunmaz, bir gecede bilge olunmaz. O el, o nasırı tutacak.
  • Dürüstlük: Çizdiğin şeye yalan söyleme. Kusurları örtme, onları baş tacı et. İnsan kusurlarıyla güzeldir.
  • Cesaret: “Ya batırırsam?” diye korkma. Batır ki, nasıl temizleyeceğini öğrenesin.
  • Esneklik: Alet değiştiğinde ağlayıp sızlama. Yeni gelen şeyi öğren ama ruhunu ona teslim etme.

Bakın beyler, hanımlar (ve arada kalan tüm güzel canlar); teknoloji dediğin şey bir araçtır. Bugün tablet olur, yarın zihin gücüyle çizim yapan bir başlık olur, öbür gün belki de duvara parmağımızla hayallerimizi yansıtırız. Ama o hayali kuran beyin ve o hayali somutlaştıran “el” –ki bu el bazen fizikseldir, bazen metafizik– asla değişmez. Sanatçının görevi, çağın getirdiği yeniliklere küsmek değil, o yenilikleri kendi vicdan süzgecinden geçirip insanlığın hizmetine sunmaktır. Eğer teknoloji seni köleleştiriyorsa, yaptığın şey sanat değil, operatörlüktür. Ama sen teknolojiyi dizginlerinden yakalayıp ona kendi hikayeni anlattırabiliyorsan, işte o zaman “mısmıl” bir iş yapıyorsun demektir.

Sonuçta hepimiz bu gezegende birer yolcuyuz. Kimimiz kalemle iz bırakır, kimimiz sözle, kimimiz de bir tabak yemekle. Önemli olan o izi bırakırken kime dokunduğun, kimin yükünü hafiflettiğindir. Benim portrelerimde gördüğünüz o insanlar, aslında aynadaki sizsiniz. Sizin yorgunluğunuz, sizin sevinciniz, sizin “öteki” olma haliniz. Ben sadece aracıymışım gibi düşünün. Elimdeki kalem (ister tahta ister plastik olsun) sadece bir tercümandır. Ve unutmayın, iyi bir tercüman kelimeleri değil, duyguları aktarır. (Şimdi bu yazıyı okuyup “Ya Demirhan abi, çok felsefe yaptın” diyenler olacaktır. Onlara cevabım kısa: Felsefesiz çizgi, tuzsuz ekmeğe benzer; karnını doyurur ama ruhunu asla.)

Yani demem o ki; teknolojiden korkmayın, teknolojiyi putlaştırmayın da. Sadece kendinize ve o içinizdeki hiç sönmeyen, her türlü ayrımcılıktan ve nefretten arınmış o insani öze güvenin. O öz orada olduğu sürece, elinize ne alırsanız alın, ortaya çıkan şey bir başyapıt olmasa bile en azından “sahici” olacaktır. Sahicilik ise bu çağda bulabileceğiniz en nadide mücevherdir. Kırk yılın sonunda öğrendiğim en büyük ders budur: Sahici kalmak, en büyük sanattır. Geri kalan her şey –fırçalar, boyalar, pikseller, kodlar– sadece teferruattır.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir