
Sana bir şey soracağım ve dürüst cevap ver: Son ne zaman yalnız oturup, acele etmeden, telefona bakmadan, biriyle laf etmeden — sadece yiyerek yedin? Böyle bir şey oldu mu hiç? Yoksa yemek yemek sana hep bir “dolgu malzemesi” gibi mi göründü — konuşmanın arasına sıkıştırılan, toplantının öncesine atıştırılan, dizinin karşısında mekanik çiğnemeye dönüşen bir şey?
Ben uzun yıllar boyunca yalnız yemek yemeyi bir tür yenilgi saydım. Sanki masada karşımda kimse yoksa, yemek de yoktu. Tabak vardı, çatal vardı, ama sofra yoktu. Sofra, insanla olurdu benim zihnimde. Ta ki bir gün İstanbul’da, Karaköy’de, küçücük bir balık lokantasında tek başıma oturduğum o öğlene kadar. Garson bana acıdı galiba — “yalnız mısınız?” diye sordu, üstelik bir de “bekliyor musunuz birini?” diye ekledi. Hayır, beklemiyordum. Ve o gün hayatımda ilk kez bir tabak palamutu gerçekten tattım.
İşte o andan beri meseleyi biraz farklı düşünüyorum.
Yalnız yemek yemek, Batı kültüründe neredeyse utanılacak bir şeydir. Restorana tek giren adam garip bakışlar alır. Kadın daha da fazla. Sanki oraya yas tutmaya gelmiş gibi muamele görür. Oysa Japonya’da bu çok farklı. Tokyo’da “ichiran ramen” dükkanlarına girdin mi hiç? Her müşteri kendi küçük kabin bölmesine oturur, önündeki ahşap perdeyi kapatır, garsonla bile yüz yüze gelmeden sipariş verir. Bir nevi yemek meditasyonu. Kimse sana acımaz, kimse seni tuhaf bulmaz. Yalnız yemek bir seçimdir, bir zayıflık değil.
Peki neden bu kadar önemli bu ayrım?
Çünkü sofranın başında yalnız kaldığında, bir şey olur sana. Önce biraz rahatsız hissedersin — ellerin ne yapacağını bilmez, gözlerin bir yere konmaya çalışır. Sonra yavaş yavaş bir şey gevşer içinde. Ve fark edersin: yemek sana konuşuyor. O ana kadar duymadığın şeyler gelir. Çorbanın içindeki kimyonun biraz fazla olduğunu anlarsın. Ekmeğin kabuğunun tam kıvamında olduğunu. Biberin hafif acısının dil ucunda bıraktığı o ısıyı. Bunları kalabalıkta duyamazsın. Kalabalık gürültülüdür, yemek ise sessizce konuşur.
Portrecilikte buna benzer bir şey var aslında. (Biliyorum, resimden yemeğe atladım, ama dur biraz — bağlantısı var.) Bir yüzü çizerken, o insanın yanında olman gerekir. Bazen gerçekten, fiziksel olarak. Bazen sadece zihninde. Ama her iki durumda da sessiz olmak zorundasın. İçindeki gürültüyü kapatmadan, o yüzün anlattıklarını duyamazsın. Yemek yemek de böyle — tek başınayken sofra sana bir yüz gibi bakar ve bir şeyler anlatır. Sen de ya dinlersin ya da telefonuna gömülürsün.
Yalnız yemek yemenin bence birkaç önemli kuralı var. (Kural demekten nefret ederim ama diyelim ki “ritüel” — daha hoş kaçıyor.)
- Hazırlamak da dahil: Sadece kendin için yemek yapmak, o yemeği ikiye katlar. Bir soğanı yalnızca kendi adına kavurduğunda, o soğan farklı kokar. Garip ama gerçek.
- Telefon masada değil: Cebinde olabilir, masada değil. Bu çok basit görünür, ama denediğinde anlarsın ne kadar zor olduğunu. Ve ne kadar değerli.
- Acele etme: Yalnız yemek yemenin en büyük lüksü budur — kimse seni beklemez, kimse hesap istemez. Bir çorba saatlerce içilebilir teorik olarak.
- Ne yediğine dikkat et: Sadece “mide doldurma” değil, gerçek bir seçim yap. Bugün ne canın çekiyor? Sadece bedeninin değil, o günkü ruhunun.
- Sofrayı kur: Tek kişi olsan bile. Tabak, çatal, belki bir bardak şarap, belki çay. Seremonisi olmayan yemek, ritüeli olmayan bir geçiştir — geçmez, geçirilir.
Almanya’da yaşayan biri olarak şunu da söyleyeyim: Burada yalnız yemek yemek daha kabul görmüş bir şey. Alman kültüründe kişisel alan kutsaldır, kimse sana “yalnız mısın?” diye sorarak içini burkma gereği duymaz. Ama Türk kültüründe sofra bir cemaat meselesidir — “buyur” demeden lokma boğazdan geçmez. Bu güzel bir şey, gerçekten güzel. Ama bazen bu cemaatçilik, kendinle baş başa kalma becerisini köreltiyor. Ve insan, kendisiyle oturamıyorsa, başkasıyla oturmayı da tam olarak bilemez.
Empati, bence biraz da bu. Kendi açlığını, kendi yorgunluğunu, kendi o-gün-ne-istediğini tanıyan insan, başkasının açlığını da daha iyi görür. Sofranın başında kendine nasıl davrandığını izle — aceleyle mi yiyorsun, cezalandırır gibi mi, yoksa nazikçe mi? Bu soru kulağa saçma geliyor ama ciddi soruyorum.
Japonların “ichigo ichie” diye bir kavramı var: Her an bir kez gelir, bir daha gelmez. Her sofra da böyle aslında. O öğle, o akşam, o tabak — bir daha o biçimde gelmeyecek. Yanında biri olsun ya da olmasın, bu böyle. Ama yanında kimse yokken, belki o “bir kez gelme” halini daha net hissediyorsun. Dikkatini dağıtacak kimse yok çünkü.
Son olarak şunu söyleyeyim: Yalnız yemek yemek, yalnızlıktan değil, kendi kendine yetebilmekten geliyor. Bu iki şeyi karıştırmayalım. Yalnızlık bir eksiklik, kendi kendine yetmek ise bir doluluk. Ve dolu insan, masaya oturduğunda — ister yalnız ister kalabalıkta — gerçekten orada olur.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
