Gastronomi

Yemek Bir Dil mi? Sofranın Söylemediği Sözler

Şunu sormak istiyorum sana: Hayatında seni en iyi anlayan insan, sana ne yapmıştı? Konuşmuş muydu? Dinlemiş miydi? Yoksa sadece önüne bir tabak koymuş muydu, sessizce, sormadan?

Ben ikincisine inanıyorum. Çünkü yıllar içinde şunu fark ettim — ve bunu kalemle de, çorbayla da test ettim — en derin iletişim, kelimesiz kurulur. Bir portrede gözlerin söylediği neyse, iyi pişirilmiş bir yemeğin söylediği de odur: “Seni gördüm.”

Yemek bir dildir. Ama bunu öğretmiyorlar. Okulda dil dersi var, müzik dersi var, beden eğitimi var. (Beden eğitimi derken ne öğrettiklerini sormak istemiyorum, zira o konu ayrı bir trajedi.) Ama “sofra okuryazarlığı” yok. Oysa sofrada oturan herkes bir şeyler söylüyor — sadece kimse tercüme etmesini bilmiyor.

Annem bana hiç “seni seviyorum” demedi. Türk annesinin klasik suskunluğu desek geçiştirebiliriz ama bu doğru olmaz. O her Pazar sabahı kalkar, iki saat mutfakta dolaşır, sonra masaya öyle bir kahvaltı kurardı ki — peynirin yanına bir dal maydanoz bile özenle yerleştirilmiş olurdu. O maydanoz, benim için söylenmiş bir cümleydi. Yıllarca bunu bilmeden yedim. Şimdi biliyorum ve biraz suçluluk duyuyorum, dürüst olmak gerekirse.

Gastronomi tarihine baktığında, yemeklerin hep bir alt metni olduğunu görürsün. Fransızların pot-au-feu‘su sadece et ve sebze değildir — o, kış gecesinde evin ısısını, toplanmayı, hayatta kalmayı anlatır. Japonların ichiju sansai düzeni — bir çorba, üç yan yemek — bir estetik tercih değil, bir yaşam felsefesidir: fazlasını isteme, önündekini gör, dengede kal. Anadolu’nun mercimek çorbası ise neredeyse bir terapisttir. Karın doyurur, ama asıl işi başka bir şeydir — seni o masaya ait hissettirir.

Peki biz bunu neden kaybettik? (Ya da kaybettik mi gerçekten?)

Şöyle düşün: Artık yemeklerimizi çekiyoruz. Tabağa bakıyoruz ama görmüyoruz. Instagram için ışık ayarlıyoruz, filtre seçiyoruz, caption yazıyoruz. Yemeğin dili yerine yemeğin görüntüsüyle konuşuyoruz. Bu da bir iletişim tabii — ama çok yüzeysel bir iletişim. Fotoğrafını çektiğin yemeği gerçekten tattın mı? Yanındaki insanın gözüne baktın mı o lokma arasında?

Yemek dilinin bazı kelimeleri vardır, öğrenmesi zor değil:

  • Paylaşmak: “Biraz al” demek, “seninle buradayım” demektir. Tabağını itmek, kapıyı kapatmaktır.
  • Pişirmek: Birisi için yemek yapmak, saatlerce onun adına düşünmektir. Bu, sevginin en sabırlı biçimidir.
  • Tarif sormak: “Bunu nasıl yaptın?” demek, aslında “senin dünyanda biraz daha kalmak istiyorum” demektir.
  • Yemeği bitirmek: Pek çok kültürde tabağı bitirmek saygının dilidir. Tabağında bırakmak ise bazen sessiz bir “bu benim değildi” demektir.
  • Birlikte yemek yapmak: En yakın olduğun insanlarla ne zaman beraber mutfağa girdin son? O ortamdaki gülüşü hatırlıyor musun?

Bir ara Berlin’de bir arkadaşımın evinde akşam yemeği vardı. Karma bir topluluk — Türkler, Almanlar, bir Suriyeli, bir Brezilyalı. Kimse birbirinin dilini tam bilmiyordu. Ama Suriyeli arkadaş, kibbe getirmişti. Kendi eliyle. Masaya koyduğunda hiç kimse sormadı nasıl yapıldığını — ama herkes bir tane aldı. Ve o “bir tane alma” anında, o masada dil sorunu kalmadı. (Bunu yazarken o geceyi çizmeyi düşünüyorum, ciddi ciddi.)

Yemeğin bu köprü kurma gücü, tesadüf değil. Evrimsel olarak biz insanlar, yemeği paylaştığımız varlıklara güvenmeyi öğrendik. Zehri birlikte yemezsiniz, değil mi? Sofrada oturmak, en eski güven ritüellerinden biridir. Bunu beynimiz biliyor, kelimeler gelmeden önce.

Bir de şu var: Yemek, hafızanın en güçlü tetikleyicisidir. Proustin madeleine kurabiyesini herkes bilir — bir lokma, yılları geri getirir. Ben de bunu yaşadım. Köy ekmeğinin kokusu beni sekiz yaşıma götürür, her seferinde. Çizim yaparken de benzer bir şey olur — bir yüzün belirli bir çizgisi, yıllar önce gördüğüm başka bir yüzü çağırır. Hafıza böyle çalışır: duyusal, asosiyatif, lineer değil.

O zaman yemeği sadece beslenme olarak görmen, hafızanı da budamak demektir. Geçmişini, bağlantılarını, insanlarını kesmek demektir. Bu yüzden fast food beni üzüyor — sadece sağlıksız olduğu için değil, hafızasız olduğu için. Bir Big Mac’in seni nereye götürdüğünü düşün. Bir yere götürmüyor. Orası da bir yer, belki — ama pek sıcak değil.

Şunu söyleyeyim, kapanırken: Eğer birini gerçekten anlamak istiyorsan, onunla bir şey ye. Sadece yemek değil — birlikte ye. Telefonları masadan çek, konuşmak zorunda değilsiniz, yalnızca orada olun. Çatal sesi yeter. Sofra bu kadar basit ve bu kadar derin bir yerdir.

Ve eğer birileri sana yemek pişiriyorsa — o maydanozu gör. O iki saat mutfakta harcanan zamanı gör. Çünkü o, belki de hayatında sana söylenmiş en uzun cümledir.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir