Kültür

Bir Şehir Nasıl Unutulur? Hafızanın Mimarisi

Sana bir soru sorayım: Doğduğun mahalleye gidip de “burası değildi” dediğin oldu mu hiç? Duvarlar aynı yerinde, sokak aynı sokak, belki o çınar hâlâ orada — ama sen yoksun artık. Yani asıl sen, o yerde yaşayan sen. O sen gitti. Peki kim unuttu kimi? Sen mi şehri, şehir mi seni?

Mimarlık okullarında bize hep şunu öğrettiler (ben gitmedim ama dinledim, çevrem öğrencilerle doluydu): Bina, işlevi için yapılır. Statik hesap, ısı yalıtımı, yangın merdiveni. Tamam. Ama kimse şunu sormadı hiçbir zaman: Bu binanın içinde birisi ilk aşkını yaşadıysa, o duvarın strüktürel değeri değişir mi? Ben değişir diyorum. Mühendis arkadaşlarım güler, biliyorum. Gülsünler.

Şehirler aslında iki katmandan oluşur. Biri görünen katman — taş, beton, cam, çelik. Diğeri görünmeyen katman — o köşede kavga eden çift, o kapının önünde beklenen haber, o pencerenin arkasında pişen yemek kokusu. Birinci katmanı yıkmak kolaydır. Kepçe gelir, biter. İkincisini yıkmak için kepçe değil, zaman lazım. Ve zaman işini sessiz yapar, gürültüsüz.

Berlin’de bir gün, Mitte’nin bir sokağında yürüyordum. Duvarın üzerinde soluk bir yazı: “Hier wohnte…” — “Burada yaşadı…” Stolpersteine diyorlar buna, yani “tökezleme taşları.” Kaldırıma gömülü küçük pirinç kareler. Üzerinde bir isim, bir doğum tarihi, bir son tarih. Yürüyorsun, bakıyorsun, tökezliyorsun — hem fiziksel hem ruhsal olarak. Almanya, hatırlamayı mimariye gömmüş. Taşın içine. Gözden kaçmayacak ama bağırmayacak kadar da alçakgönüllü bir yas.

Türkiye’de ise biz genellikle tam tersini yaptık. Yıkmayı kutladık. Hızlı yaptık. Gecekonduların üzerine TOKİ blokları, tarihi hanların üzerine AVM’ler, kıyıların üzerine marinalar. “Eskiyi değil, geleceği inşa ediyoruz” dedik. Kulağa iyi geliyor, değil mi? Ama geçmiş olmadan geleceğin zemini nedir? Havada asılı bir kule inşa etmeye çalışmak gibi bir şey bu. Görsel açıdan etkileyici, pratik açıdan felakete davetiye.

Kolektif hafıza denen şey, soyut bir kavram değildir aslında. Çok somuttur. Şunlardan oluşur:

  • O fırının hâlâ o köşede olması — ve o kokuyu hatırlayan burunlar
  • Çocukken yüksek gelen merdivenin artık alçalmış görünmesi
  • Bir kapı tokmaklarının şeklinin bellekte tuttuğu parmak izi
  • Mahallenin eski adı — kimsenin artık kullanmadığı ama yaşlıların dilinde duran
  • Yıkılan bir duvarın bıraktığı boşlukta hâlâ duran rüzgar

Bunların hiçbirini kentsel dönüşüm raporlarına yazamazsın. Ama bunların hepsi gerçektir. Belki de en gerçek olanlar bunlar.

Ben portre çiziyorum, kırk yıldır. Ve şunu fark ettim: Bir yüzü çizerken aslında o yüzün geçirdiği şehirleri çiziyorum. Göz çevresindeki çizgiler — o çizgiler bir yerde, bir sokakta, bir evde yapılmış. Alnın buruşukları — orada bir endişe var, bir kapının önünde bekleme var, belki bir yıkım ilanı var. İnsan yüzü bir şehrin hafızasıdır. Şehir de bir insanın yüzü. İkisi de zamanla okunur hale gelir, yeter ki bakmayı bil.

Şimdi şunu sormak istiyorum: Bir şehir ne zaman gerçekten ölür? Binaları yıkılınca mı? Hayır. İnsanları göçünce mi? Daha yakın ama hâlâ hayır. Bir şehir, onu hatırlayan son kişi de gittiğinde ölür. O ana kadar bir yerde — bir tortucu kadının zihninde, yaşlı bir fotoğrafın arkasındaki yazıda, kim bilir bir portrede — yaşamaya devam eder.

Bu yüzden bazı sanatçılar, bazı yazarlar, bazı şairler — farkında olarak ya da olmayarak — şehir koruyucusu olarak çalışır. Kayıt tutarlar. Bir resim, bir şiir, bir roman — bunlar aslında noterdeki tapu değil, vicdandaki tapudur. Kimse silemiyor. Hukuki değeri yok ama hakiki değeri var.

Nâzım Bursa’yı yazdı, Bursa hâlâ orada. Orhan Pamuk İstanbul’u yazdı, o İstanbul artık yok ama kitapta hâlâ teneffüs ediliyor. Kafka Prag’ı yazdı, Prag büyük ölçüde Kafka oldu. Şehir ve sanatçı bazen iç içe geçer, hangisi hangisini yarattı belli olmaz. (Bu noktada kafan karışıyorsa doğru yoldasın, devam et.)

Ben bazen eski İzmir fotoğraflarına bakıyorum. Kordon boyunca yürüyen insanlar, hepsinin gözü başka bir yerde. Kimi denize bakıyor, kimi kendi içine. O fotoğraflardaki insanların çoğu artık yok. Ama bakışları var. Ve o bakışlar bir şehri taşıyor — yıkılmış bir şehri, değişmiş bir şehri, ama gerçekliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir şehri.

Sonunda şunu diyeyim: Bir şehri sevmek, onu olduğu gibi görmektir — hem güzellikleriyle hem çirkinlikleriyle, hem yıkılanlarıyla hem dikilenleriyle. Nostaljiye yenik düşmek değil bu. Nostalji, geçmişi güzelleştirir. Hafıza ise onu olduğu gibi tutar — acısıyla, sevinciylle, eksiğiyle. Hafıza dürüsttür. Nostalji bir filtredur, hafıza ise ham görüntü.

Şehrini unut, kendini unutursun. Bak bakalım etrafına — kaç kişi zaten unutmuş?

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir