
Sana bir şey soracağım ve dürüst cevap ver: Bir yemeğin bir savaşı durdurduğuna inanır mısın? Çoğu insan burada güler, geçer. Ama ben sana diyorum ki, tarihin en kritik kararlarından bazıları silah seslerinin arasında değil, bir sofranın başında alındı. Ve çoğu zaman, masanın üzerindeki en güçlü argüman bir tabak yemekti.
Buna gastronomi diplomasisi deniyor. Kulağa şık mı? Evet. Yeni bir kavram mı? Hayır, hiç değil. İnsanlar birbirini öldürmekten yorulduğunda ya da öldürmeden önce bir süre daha konuşmak istediğinde, hep aynı şeyi yaptı: masaya oturdu ve yedi. (Tarihçiler bunu “müzakere” diye yazıyor. Ben “beraber çiğneme” derdim ama bu akademik çevrelerde pek tutmuyor.)
Şimdi biraz geriye gidelim. Çok geriye değil, sadece 19. yüzyıla.
Talleyrand diye biri var. Fransız diplomat, aynı zamanda tarihin kaydettiği en sinsi beyinlerden biri. Napolyon’un yanında çalıştı, sonra onu sattı, sonra geri döndü, sonra yeniden sattı — ve bütün bunları yaparken Avrupa’nın en nüfuzlu adamı olmayı başardı. Ama onun en büyük silahı ne ordusu ne de entrikasıydı. Şefi Marie-Antoine Carême‘di.
1814-15 Viyana Kongresi’ni düşün. Napolyon yeni yenilmiş, Avrupa yeniden çizilecek. Kimin ne alacağını kim belirleyecek? Sofrada kim daha iyi ağırlıyorsa, o. Talleyrand her gece diplomatları kendi evinde sofrasına çekti. Carême’in yaptığı yemekler o kadar muhteşemdi ki, konuklar siyasi hesaplarını unutup bir sonraki tabağı beklemeye başladılar. Ve Talleyrand, tam da o anlarda konuştu. Fransa yenilmiş bir ülkeydi, ama sofra başında galip çıktı.
Bu tesadüf değildi. Bu bir strateji. Bir tabak güzel yemek insanın savunma duvarlarını indirir. Midesi dolu olan insan, daha az düşman görür etrafa. (Bunu Freud’a atfediyorlar ama bence ilk anlayan insan, ilk defa başka bir insanı sofrasına çeken kim idiyse, o kişiydi.)
Peki bu sadece Avrupalılara mı özgü? Elbette değil. Osmanlı sarayında ziyafet siyaseti başlı başına bir disiplindi. Elçileri karşılamak için hazırlanan sofraların menüsü, o elçiye verilen değerin açık mesajıydı. Kaç çeşit yemek çıktığı, hangi malzemelerin kullanıldığı, sofranın dizaynı — hepsi diplomatik bir dil konuşuyordu. Kelimesiz, tercümansız, ama son derece net.
Çin’de de aynı şey. Bir Çin devlet yemeğinde neyin masaya geldiği rastgele değildir. Pekin Ördeği mi servis edildi, köpek balığı yüzgeci çorbası mı? Bu seçimler bir protokol kitabından çıkar ve o kitap, yüzyıllar içinde kan ve ipek yoluyla yazılmıştır.
Ama ben asıl sana şunu söylemek istiyorum:
- Yemek, insanı eşitler. Masada herkes aynı şeyi yapar — yer.
- Yemek, zamanı yavaşlatır. Bir müzakere toplantısı baskı yaratır; bir akşam yemeği, sabır.
- Yemek, ortak bir dil kurar. Aynı baharatı seven iki insan, aynı ülkeden olmak zorunda değildir.
- Yemek, hafızayı taşır. İlk defa o yemeği yediğin anı hatırlarsın, o insanı hatırlarsın, o ortamı hatırlarsın.
- Yemek, silah olabilir — ama bu sefer öldürmek için değil, bağlamak için.
20. yüzyıla atla. Nixon’ın 1972 Çin ziyareti. Soğuk Savaş’ın tam ortası, ABD ve Çin onlarca yıldır birbirleriyle diplomatik ilişki kurmamış. Nixon uçaktan iner, Pekin’e gelir ve ilk iş olarak bir akşam yemeğine oturur. Menüde Pekin Ördeği var. Nixon yiyor, gülümsüyor, chopstick kullanmaya çalışıyor (fena da değil, görüntüler var). Ve o yemekten çıktıklarında, iki ülke arasında donmuş olan buz çatlamaya başlıyor. Tabii ardından yıllar süren müzakereler geldi. Ama o çatlak, bir sofrada başladı.
Şimdi bak, burada romantize etmiyorum. Yemeğin ardında da acımasız hesaplar, ikiyüzlü gülüşler, perde arkası baskılar vardı. Talleyrand’ın şefi Carême, bir sanatçıydı; ama Talleyrand’ın kendisi bir hayattı. Yemek masumiyet değil, bir araçtı. Ama hangi araç öyle değil ki?
Asıl mesele şu: İnsanlık, tarih boyunca birbirini yok etmek için her türlü aracı kullandı. Ama aynı zamanda, birbirini sofrada tutmak için de o kadar çaba gösterdi. Ve belki de uygarlık tam burada — öldürmemek için bulunan bu tuhaf, lezzetli, kokulu gecikmede.
Bugün dünyaya bakıyorum ve görüyorum ki hâlâ devlet yemekleri var. Hâlâ menüler dikkatle seçiliyor, hâlâ hangi şarabın açılacağı başlı başına bir mesaj. Ama aynı zamanda görüyorum ki bu kültür inceliyor, eriyor. Herkes hızlı toplantı istiyor, hızlı karar, hızlı sonuç. Sofrada oturmak için zaman yok. (Zaman yok mu gerçekten? Yoksa sabır mı yok?)
Belki de dünyanın en büyük sorunu, insanların artık birbirleriyle yemek yemek için yeterince oturmak istememesi. Bunu söylerken klişe konuştuğumun farkındayım. Ama klişeler çoğu zaman bir yerde doğruyu taşır — sadece çok fazla taşındıkları için yıpranmış görünürler.
Bir portreyi çizerken önce o insanın yüzünü değil, yükünü görürüm dedim bir yerde. Yemekte de aynı şeyi yaparım. Bir tabak yemeğe bakarken sadece malzemeyi değil, o yemeğin arkasındaki elleri, o ellerin taşıdığı hikâyeleri görürüm. Carême’in elleri. Osmanlı saray aşçısının elleri. Evinde geleneksel tarifini korumaya çalışan bir annenin elleri.
Hepsi bir şey söylüyor. Kulak vermek gerekiyor.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
