
Şunu söyle bana: En son ne zaman sadece var olmaktan keyif aldın? Yani hiçbir şey üretmeden, hiçbir şeyi kanıtlamadan, sadece nefes alarak. Hatırlamakta güçlük çekiyorsan, bir dahaki sefere soğan soyarken dikkat et. Cevap orada bir yerde duruyor.
Ben yıllardır çiziyorum. Kağıt, kalem, bazen tuval, bazen bir peçete köşesi — alet değişir, el değişmez. Ama şunu fark ettim zamanla: Çizimle mutfak arasında düşündüğümden çok daha ince bir ip var. İkisi de seni şimdiye hapseder. Ve bu hapishane, bildiğim en güzel hapishanedir.
Mutfakta bir şeyler olur insana. Bunu tarif etmek zor, ama deneyelim. Elini hamura gömdüğünde telefon bir anlığına var olmayı unutur. Sarımsak tahtaya vurulduğunda o güzel, sert ses — bir şey gevşer içinde. Tencere fokurdamaya başladığında neden rahatlarsın? Bunu hiç düşündün mü? Çünkü orada kontrol var, ama sert bir kontrol değil. Yumuşak bir kontrol. Bir senfoni şefinin değneği gibi — ne zaman salacağını, ne zaman durduracağını biliyorsun.
Heidegger (dur, kaçma, söz veriyorum kısa keseceğim) “araç-varlık” diye bir şeyden bahseder. Bir çekici gerçekten sadece çekiçle çakıyorken anlarsın, diye düşünür. Yani bir şey, kullanırken görünmez olur — senin bedeninin uzantısı haline gelir. Mutfakta tam olarak bu olur. Tahta kaşık elinde düşünmeden döner. Bıçak bilinçsizce eğimini bulur. Ve o anda sen de kaybolursun. Kalan sadece iş, sadece koku, sadece ısı.
Bu kaybolma hali, Budist felsefenin “an’da olma” dediği şeyle aynı şeydir. Ama Budist olmak zorunda değilsin bunun için. Sadece bir tencere mercimek çorbası kaynaklatman yeter.
Şimdi asıl meseleye gelelim. Neden mutfak bu kadar demokratik bir huzur kaynağı? Yani meditasyon yapmak için bir minder, yoga için bir mat, resim çizmek için bir yetenek isteniyor — en azından insanlar öyle zannediyor. Ama yemek pişirmek? Herkes bir tencereyle başlayabilir. Hiyerarşi yok. Sertifika yok. Michelin yıldızı aramak zorunda değilsin.
Bir de şu var: Yemek somut bir sonuç üretir. Ve bu son derece önemli bir felsefi nokta. Çoğu modern çalışma soyuttur — e-posta gönderin, rapor hazırlayın, meeting yapın. Günün sonunda elinizde ne var? Bir ekran dolusu metin. Ama mutfakta? Kokusu var, rengi var, sıcaklığı var. Dokunabiliyorsun. Yiyebiliyorsun. Birini besleyebiliyorsun. Bu, varoluşsal açıdan küçümsenemeyecek bir tatmindir.
Albert Camus, Sisifos’u mutlu biri olarak hayal etmemizi ister. Taşı her gün yukarı çıkaran, her gün aşağı yuvarlanan adamı. Anlamsız bir döngüdür bu. Ama Camus’ya göre anlam, döngünün dışında değil, içindedir. Peki mutfak? Her gün pişirilir, her gün yenir, her gün bulaşık yıkanır. Sonra tekrar. Ama bu tekrar, bir ceza değil — bir ritüeldir. Ve ritüel, kaosa karşı kurulmuş en eski savunmadır.
Benim annem bunu hiç bu kelimelerle ifade etmedi tabii. Ama her sabah aynı saatte kahvaltı hazırladığında, dünya ne kadar karışık olursa olsun, o mutfaktan bir düzenden haber gelirdi. Yağın tavaya ilk değdiği sesteki o cızırtı — bu, “her şey yolunda” demekti. Felsefe bunu sonradan keşfetti. Anneler biliyordu zaten.
- Tekrar, sıkıcı değil — güvenli hissettirir. Aynı tarifi defalarca yapmak, beynin güvenli bir liman bulmasıdır.
- Duyular devreye girince düşünceler susar. Koku, dokunuş, ses — bunlar analitik zihni by-pass eder.
- Sonuç somuttur ve paylaşılabilir. Ürettiğin şey birini besler. Bu, pek az şeyin verebileceği bir anlam taşır.
- Kontrol hissi, kaygıyı eritir. Tuz ne kadar, ateş ne kadar — küçük ama gerçek kararlar, özgüven verir.
- Mutfak yargılamaz. Yemeğin tutmadıysa bir dahakine bırakırsın. Kimse not tutmuyor.
Tabii her şeyi romantize etmiyorum. Yorgunken yemek pişirmek, başkası için sürekli pişirip kendin yiyememek, mutfağın hep “kadının yeri” olarak görülmesi — bunlar gerçek sorunlar. Ve bu sorunları yok saymak, huzuru sadece ayrıcalıklılara tanımak olur. Huzurun da bir adaleti olmalı. Mutfak herkesin seçimiyle girdiği bir alan olduğunda güzeldir, zorundayken değil.
Ama seçimle girildiğinde — işte o zaman bir şey açılır içinde. Portreyi çizerken önce o insanın yükünü görürüm, dedim ya. Mutfakta da önce o yükü bırakırsın. Tezgaha yayılan o malzemeler arasında, bir yerde, kendine dair küçük bir şeyi hatırlarsın. Adını koyamazsın, ama hissedersin.
Belki de mutfağın bize öğrettiği şey şudur: Her şeyin bir pişme süresi vardır. Acele edilmez. Ateş çok yüksek olursa yanar, çok düşük olursa olmaz. Ve sen bu arada sadece beklersin — ama anlamsızca değil, bir şeyi gözetleyerek. Bu, hayatın kendisine dair en iyi metafor olabilir.
Haydi git şimdi, bir şeyler kaynaksın ocakta. Ne olduğu önemli değil. Sadece o sesi dinle. Fokur fokur.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
