
Sana bir soru soracağım ve dürüst cevap vermeni istiyorum: Son ne zaman gerçekten ağladın? Yani kimseye hesap vermeden, sebebini açıklamadan, özür dilemeden — sadece ağladın?
Çoğumuz o soruya cevap ararken biraz duraksıyoruz. Çünkü ağlamak için de artık bir gerekçe lazım. “Geçmişte kaldı,” “zaten olacaktı,” “güçlü olmak lazım” — bu cümleler bize başkaları tarafından söylenmeden önce kendimiz söylemeye başladık. İçimizde küçük bir dedektif var; acı hissettikçe devreye giriyor, sorguluyor: Bu acı meşru mu? Süresi doldu mu? Devam etsen ayıp olmaz mı?
İşte tam burada bir şeyler çürümeye başlıyor.
Yas, bir arıza değildir. Ama biz onu öyle görmeye başladık. Birini kaybettin, gözden düştün, hayal kırıklığına uğradın — ve ilk hafta herkes anlayış gösteriyor. İkinci hafta biraz daha az. Üçüncü hafta “geçmez mi artık?” bakışları başlıyor. Bir ay sonra sen de kendinle aynı bakışla bakıyorsun. Sanki yas bir grip gibi; yedi günde geçmesi lazım, geçmediyse kronik bir şikâyete dönüştün demektir.
Oysa Freud — evet biliyorum, herkes Freud’dan bahsediyor, ama bu sefer haklı — Yas ve Melankoli‘sinde şunu söylüyor: Yas, sevilen bir şeyin yavaş yavaş içselleştirilme sürecidir. Hızlandıramazsın. Kısaltamazsın. Atlayamazsın. Atlarsanız ne olur? O kayıp bir yerlerde takılı kalır. Beyin onu işlememiştir. Ve o işlenmemiş acı, yıllar sonra bambaşka bir kılıkla karşına çıkar — sinirlilik olarak, uyuyamamak olarak, sevinememek olarak.
Peki neden bu kadar zorlaştırdık bunu?
Birkaç nedeni var ve hepsi birbiriyle bağlantılı:
- Verimlilik kültürü: Yas tutan insan üretemiyor. Üretemeyen insan “geri kaldı.” Geri kalan insan sisteme yük. Dolayısıyla acı, ekonomik bir sorun haline geliyor. (Bu cümleyi yazarken içim buruştu, senin de buruşmasını istiyorum.)
- Sosyal medyanın pozitiflik zorbalığı: Her gün “iyi hissettiren” içerikler, motivasyon alıntıları, “kendini sev” mesajları — bunlar güzel şeyler, ama acıya hiç yer bırakmıyor. Acı çekiyorsan bir şeyleri yanlış yapıyorsun izlenimi veriyor.
- Kolektif yasın unutulması: Eskiden yas bir topluluk işiydi. Cenazeler üç gün sürerdi, komşular gelirdi, oturulurdu, konuşulurdu, ağlanırdı. Artık “geçmiş olsun” mesajı atıp geçiyoruz. Dijital bir taziye, dijital bir yas.
- Terapötik hızlılık baskısı: Terapi çok değerli bir şey, küçümsemiyorum. Ama bazen “iyileşme süreci” bile bir performansa dönüşüyor. Kaç seansta iyileştin? Hangi teknikle? Acını verimli yönetiyor musun?
Bir portreyi çizerken şunu fark ettim yıllar içinde: Yüzün en derin izleri, kaybettikten sonra gelenler. Kırışıklıklar üzüntüden değil, üzüntünün bastırılmasından oluşur. Gerçekten yas tutmuş bir yüz farklı görünür — daha yerleşik, daha ağır, ama daha gerçek. Kaçmış bir yüzse sanki bir yerinden eksik kalır. Gözler güler ama altında bir şey titrer.
Antik Yunan’da penthosları vardı — yas ritüelleri. Roma’da kadın yasçılar tutulurdu, cenaze töreninde yüksek sesle ağlarlardı. Japonya’da hâlâ “itami” kavramı var; acının sosyal olarak tanınması. Birçok kadim kültür şunu biliyordu: Acının tanıkları olmalı. Sadece içinde taşıyamazsın. Dışarı çıkması lazım, görülmesi lazım, kabul edilmesi lazım.
Biz ne yaptık? “Strong vibes only” dedik ve devam ettik.
Şimdi sana somut bir şey söyleyeyim, didaktik olmadan: Yas tutmak için büyük bir kayıp gerekmez. Küçük kayıplar da hak eder. Bitmesi gereken bir ilişki, değişen bir şehir, geçip giden bir yaş, vazgeçilen bir hayal — bunların hepsi için de yas tutulabilir. Tutulmalı bile. Çünkü onları hissetmeden geçip gittiğinde, içinde birikiyorlar. Ve birikenlerin ağırlığını taşımak, onları bir kez hissetmekten çok daha yorucu.
Şöyle düşün: Bir çizimde silgi kullanmak zorundasın. Yanlış bir çizgiyi silmeden üstüne çizmeye devam edersen, o hata her katmana işler. En sonunda ne görürsün? Karmaşık, okunaksız bir şey. Silgi — yani yas — temizlemek için var. Acının üstünden geçip gitmen için değil, onu gerçekten hissetmen ve sayfanı yeniden açman için.
Son olarak, benden bir şey istemeyeceğim. “Kendine iyi bak” demeyeceğim, “güçlü ol” da demeyeceğim. Sadece şunu söyleyeceğim: Eğer içinde taşıdığın bir şey varsa ve ona henüz zaman vermediysen — vermene izin var. Kimsenin senden hızlı iyileşmesini bekleme hakkı yok. Ne sosyal medyanın, ne patronunun, ne de o iç sesinki. Acın kadar zaman al.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.
