Gastronomi

Sessizliğin Tadı: Neden Yalnız Yemek Yemekten Korkuyoruz?

Şunu bir düşün: En son ne zaman tek başına, telefonsuz, kitapsız, sadece tabağınla baş başa oturdun ve yemek yedin? Hesapla bakalım. (Tuvalet sayılmaz, o ayrı bir kategori.)

Çoğumuz yalnız yemek yemekten öyle bir kaçıyoruz ki, buna neden kaçtığımızı bile düşünmüyoruz artık. Restoranda tek oturan adam bakışlar alır. Kafede yalnız kahvaltı eden kadın “acaba başına bir şey mi geldi” sorusunu tetikler çevresinde. Sanki yemek yemek toplumsal bir sözleşme, ve sen o sözleşmeyi tek taraflı feshedersen, bir şeyleri ihlal etmiş sayılıyorsun.

Ben yıllarca portre çizdim. Yüzleri çizdim. Yalnız yüzleri, kalabalık içindeki yalnız yüzleri, sevilen yalnızlıkları, istenmeyen yalnızlıkları. Bir insanın en dürüst hali, kimse bakmadığını sandığı andaki halidir. Ve çoğunlukla o an, tek başına bir şeyler yerken yakalanır onu.

Sofra neden hep “biz” ister?

Tarihsel olarak, sofra bir savunma mekanizmasıydı önce. İnsanlar ateş başında bir araya geldi; hem ısınmak, hem de yiyeceği birlikte korumak için. Paylaşım, hayatta kalma stratejisiydi. Yani “birlikte yemek yiyelim” romantik bir davetle başlamadı, gayet pragmatik bir zorunluluktu. Ama sonra kültüre dönüştü, ritüele dönüştü, ahlaka dönüştü. Ve işte tam o noktada, yalnız yemek yemek — bir tercih olmaktan çıkıp — bir kusur gibi algılanmaya başladı.

Türk mutfak kültüründe sofra, aile ile eş anlamlıdır neredeyse. “Sofrayı kur” demek “herkesi çağır” demektir. Büyük bir tencere pişirirsin, küçük kap dolusu değil. Fazlası komşuya gider, akrabaya gider, kapıya gelene gider. Bu güzel bir şey — gerçekten güzel. Ama o güzelliğin gölgesinde, yalnız oturup kendi yemeğini yiyen insana bakış da şekilleniyor: “Neden yalnızsın? Kimsen yok mu?”

Japonya’da “ohitorisama” diye bir kavram var. “Bir kişilik” anlamına geliyor ve restoranlar buna göre düzenleniyor: tek kişilik bölmeler, tek kişilik ramen barlar, tek kişilik sushi tezgahları. Orada yalnız yemek yemek; özgürlük, öz-saygı, kendine zaman verme şeklinde kodlanmış. Utanılacak bir şey değil — aksine ödüllendirilecek bir an. (Evet, bütün bir mutfak kültürü bize “sen önemlisin” diyor bu şekilde. Bunu düşün.)

Peki biz neredeyiz?

Telefonun sofradaki rolü

Şunu fark ettim: İnsanlar artık yalnız yemiyorlar, ama yalnız da yemiyorlar. Telefon var masada. Ekran var. Biri bir şeyler izliyor, biri kaydırıyor, biri “saat kaç olmuş” diye bakıyor gibi yapıp aslında gelen bildirimlere göz atıyor. Bu, ne tam yalnızlık ne de tam birliktelik. Bir ara bölge. Belirsiz bir duygusal park yeri.

Telefon bir kalabalık simülatörü oldu yemek sofrasında. “Yalnız değilim” hissini veriyor ama yemeği de, yalnızlığı da, o anın tadını da çalıyor. (Ve bu arada o reel da hiç izlenmiyor gerçekten. Sadece geçiliyor. Geçilip geçilip geçiliyor.)

Oysa yalnız yemek yemek — gerçek, kasıtlı, bilinçli yalnız yemek yemek — aslında şunları verebilir sana:

  • Yemeğin tadını gerçekten almak: Ne yediğini, nasıl yediğini, ne zaman doyduğunu fark etmek.
  • Kendi ritmine girmek: Kimseyi beklemeden, kimseyle yarışmadan.
  • Düşünmek: Evet, eski moda düşünmek. Beynin bir şeyler çiğnerken çalışması.
  • Yemeğe saygı göstermek: Hazırlayan eller, büyüyen toprak, pişen ateş — bunları bir an için görmek.
  • Kendine eşlik etmeyi öğrenmek: Ki bu, sanıldığından çok daha zor ve çok daha değerli.

Peki neden bu kadar zor?

Çünkü yalnız oturmak düşündürür. Ve düşünmek her zaman konforlu değil. Kalabalık o sessizliği doldurur, telefon o sessizliği bastırır — ama ikisi de o sessizliği çözmez. O sessizlik orada durur, bekler. Sabırlıdır.

Ben bir portreyi çizerken o insanın önce ağırlığını görürüm derim hep. İşte yalnız yemek yemek de biraz öyle: Önce kendi ağırlığını hissediyorsun. Omuzlardaki, göğüsteki, o gün söyleyemediğin şeylerin yığıldığı yerdeki ağırlık. Ve bir kaşık çorba, bir dilim ekmek, bir bardak su — bazen bütün o ağırlığı taşımaya yardım ediyor. Sessizce.

Tarihin en büyük filozoflarından bazıları yalnız yiyordu. Ressamlar yalnız yiyordu. Yazarlar sabah yalnız kahvaltı edip günlerinin en önemli kararlarını o masada alıyordu. Hemingway’in sabah rutininden Kafka’nın gece yeme alışkanlığına kadar — yalnız sofra, bir odaklanma ritüeliydi onlar için. Bir tür meditasyon. Şimdi biz buna “yalnızlık” diyoruz ve biraz üzücü buluyoruz. Onlar buna “çalışma alanı” diyordu.

Sana bir şey sormak istiyorum, ve bunu ciddiye almanı bekliyorum: Son bir haftada kaç öğün yemeğini gerçekten tattın? Kaç lokma bilinçliydi? Kaç yudumun farkındaydın?

Cevap sıfıra yakınsa, bu senin suçun değil. Dünya öyle kurulmuş. Hızlı ye, hızlı git, hızlı ol. Ama o hız bir şeyleri alıp götürüyor. Ve götürdüklerinin listesinde sofra başında geçirilen sessiz, dürüst, kendi kendine yeterli anlar var.

Yarın bir öğün, sadece bir öğün, yalnız ye. Gerçekten yalnız. Ekransız, gürültüsüz. Belki bir pencere kenarında, belki bahçede, belki küçük bir mutfak masasında. Tabağına bak. Ne var içinde? Nasıl kokuyor? İlk lokma ne hissettiriyor?

Ve sonra fark edeceksin: O yalnızlık sandığın şey aslında bir susturulamayan sessizlikti. Ve o sessizlik, meğer seni bekliyormuş.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.
Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir