Sanat

Bir Şehir Yıkılırken Fotoğrafçı Nereye Bakar?

Sana bir şey soracağım ve cevabını kendin ver: Bir bina çökerken, sokaklar duman kokarken, insanlar koşuştururken — sen kameranı nereye çevirirsin? Yangına mı? Kaçana mı? Yoksa köşede bırakılmış, sahibi belli olmayan bir çocuk ayakkabısına mı?

Savaş fotoğrafçılığı denince aklımıza hep o ikonik kareler gelir. Biliyorsun hangileri. O kadar çok gördük ki artık gözümüz kaymaya başlıyor üzerinden — “ah, yine bir savaş fotoğrafı” diye. Oysa o karenin arkasında biri var. Bir insan, bir nefes, bir karar anı. Ve o karar anı, belki de sanatın en ham, en çıplak halidir.

Ben yıllardır yüz çiziyorum. Kâğıt üzerinde, ekranda, bazen de sadece kafamın içinde. Bir yüzü çizerken önce ne gördüğümü sormak gerekirse — önce yükü görürüm. Yorgunluğu, kayıpları, saklamaya çalıştığı şeyi. Sonra yüzün kendisi gelir. Savaş fotoğrafçıları da tam bunu yapar aslında. Yıkımı değil, yıkımın insanın içinde bıraktığı izi fotoğraflarlar. En azından en iyileri öyle.

Robert Capa bir keresinde şöyle demiş: “Fotoğrafın yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsindir.” Bu cümle yüzünden çok insan onu yanlış anlamış. “Daha yakına git, daha tehlikeye gir” diye yorumlamışlar. Hayır. O “yakın” mesefaleden bahsetmiyordu. Duygusal bir yakınlıktan bahsediyordu. Konunun içine geçmek, onu hissetmek, onunla olmak — sonra basmak deklanşöre.

Peki bu iş nasıl bir şey yapar insana? Düşün bir: Hayatın boyunca başkalarının en kötü günlerini çekiyorsun. Aşınmaz mısın? Körleşmez misin?

Kevin Carter’ı hatırlıyorsun değil mi? 1993’te Sudan’da çektiği o fotoğraf — açlıktan bitap düşmüş küçük bir çocuk, yanı başında bekleyen akbaba. Pulitzer aldı o fotoğraf için. Ve birkaç ay sonra kendini öldürdü. İntihar notunda şöyle yazmış: “Ağrı, kan, ölüm ve açlık hayaletleri beni bunaltıyor.” Pulitzer ödülü, bir insanın içinde taşıdığı ağırlığı hafifletmedi. Hiçbir ödül hafifletmez.

Şimdi burada durup bir şeyi netleştireyim: Ben savaş fotoğrafçılığını yüceltmiyorum. Tersine, üzerine düşünmemizi istiyorum. Çünkü bu mesleğin etrafında dönüp duran birkaç soru var ve kimse tam olarak cevap veremiyor:

  • Fotoğrafçı mı tanık, yoksa araç mı? — Acıyı belgeler misin, yoksa tüketim ekonomisine ham madde mi üretirsin?
  • İzin meselesi: O insanların en kırılgan anlarını, rızaları olmadan, tüm dünyaya sergileme hakkın var mı?
  • Estetik tuzak: Yıkım ne zaman güzel görünmeye başlar ve bu güzellik bizi uyuşturur mu?
  • Hafıza ve unutuş: Çok fazla görüntü, aslında hiç görmemekle aynı şeye mi gelir?

Bu sorular beni çok uzun süredir meşgul ediyor. Özellikle sonuncusu. Sosyal medyanın savaş görüntüleriyle dolup taştığı bir çağda yaşıyoruz — ve paradoks şu ki, bu kadar çok görmek bizi kör ediyor. Bir fotoğraf artık 48 saat içinde “eski” oluyor. Yerini bir başkası alıyor. Ve biz kaydırıyoruz. Kaydırıyoruz. Kaydırıyoruz.

Oysa fotoğrafın gücü, o kaydırmanın durduğu anda ortaya çıkıyor. Don McCullin’in Vietnam’dan getirdiği kareler. Dorothea Lange’ın Büyük Buhran fotoğrafları. Sebastião Salgado’nun madencileri. Bunları gördüğünde bir yerde takılıp kalıyorsun. Neden? Çünkü o fotoğrafçılar bir şey yakalamış — insanın içindeki o kırılmaz ama kırılmış olan yeri.

Salgado bunu en güzel anlatan isimlerden biri. Yıllarca dünyanın en ağır koşullarında çalıştı. Sonra bir noktada durdu. “Artık insanlığa inanmıyorum” dedi. (Bunu duyanın içi sızlıyor değil mi?) Sonra — ve işte bu kısım önemli — Brezilya’daki çiftliğine döndü. Mahvolmuş, çoraklaşmış bir araziyi ormana dönüştürdü. İki milyon ağaç dikti. Sonra ormanı fotoğrafladı ve dedi ki: “Şimdi insanlığa yeniden inanıyorum.”

Kalem ya da kamera — aletin bir önemi yok. Elin, gözün, içindeki o ısrarın önemi var. Ben bunu 40 yıldır çizgi çizerek öğrendim. Alet değişir, el değişmez. Salgado da kamerasını bırakmadı; ama önce kendini onardı.

Savaş fotoğrafçılığının bize öğrettiği şey şu belki de: Bakmak bir eylemdir. Nasıl baktığın, neye baktığın, ne kadar yaklaştığın — bunlar birer seçimdir. Ve her seçim bir sorumluluğu beraberinde getirir. Fotoğrafçı için de, izleyen için de.

Sen bir fotoğrafa bakarken ne hissediyorsan, o hissin yarısı sana ait — gerisi fotoğrafçının sana bıraktığı miras. İyi bir fotoğrafçı, seni o ana taşır. Oraya götürür, senin de bir şeyler hissetmeni sağlar ve sonra serbest bırakır. Kötü bir fotoğrafçı ise seni şoke eder, uyuşturur ve terk eder.

Fark ince ama derin. Tıpkı bir portredeki iki çizgi arasındaki fark gibi.

Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun.

Demirhan.

Daha Yorum Yazılmamış

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayinlanmayacak. Gerekli alanlar * ile isaretlenmistir