
Sahi, elindeki o son model akıllı telefonu ya da fiyakalı çizim tabletini usulca masaya bırak ve bana bak. Sana kırk yıllık bir birikimin, parmak uçlarımda nasırlaşmış o ince sızının hikayesini anlatacağım. Bana sık sık soruyorlar: “Yahu Demirhan, bir gün elinde kömür kalemle portre çiziyorsun, ertesi gün mutfakta soğan öldürüyorsun; senin olayın tam olarak ne?” Olayım basit canım benim: Alet değişir, el değişmez. İster bin yıllık mürekkebin kokusunu içine çek, ister döküm tavanın üzerinde cızırdayan tereyağının; eğer o eli yöneten bir ruhun, o ruhun içinde de insana dair bir derdin yoksa, elindeki alet sadece pahalı bir çöp parçasıdır.
Kırk yıldır bu dünyada yüzler çiziyorum. Binlerce yüz, binlerce hikaye… Kreuzberg’deki o nemli bodrum katında sırtındaki göç kamburuyla oturan Ahmet amcadan, Kadıköy’ün ara sokaklarında dünyayı kurtarmaya çalışan o hırçın gence kadar kimler geçmedi ki o kağıtların üzerinden. Bir insanın portresini çizmek, onun sadece burnunun kıvrımını ya da gözünün rengini kopyalamak değildir. O kolay iş, onu bugün cebindeki o akılsız telefonlar da yapıyor. Asıl mesele ne biliyor musun? O insanın yükünü görmek. Gözlerinin kenarındaki o ince kırışıklığın ardında yatan hayal kırıklığını, o hafifçe bükülmüş dudaktaki gururu görebilmek. Ben önce o yükü hissederim, sonra kalem kendiliğinden yürür zaten. Kalem dediğin nedir ki? Bir parça odun ve kömür. Ama o kömür, senin içindeki o derin empatiyle birleştiğinde bir insanın ruhunu kağıda hapsedebilir (ya da özgür bırakabilir, orası senin bakış açına kalmış).
Sonra ne mi olur? Masadan kalkar, mutfağa geçerim. Üzerimdeki kömür tozunu şöyle bir silkeleyip önlüğümü bağlarım. Elimde bu kez 2B kalem değil, karbon çeliğinden dövülmüş, jilet gibi keskin bir şef bıçağı vardır. Karşımda ise bembeyaz bir kağıt yerine, tezgahın üzerine serilmiş taptaze malzemeler. İşte tam o an, çizim yaparken hissettiğim o kutsal ritim yeniden başlar. Soğanı tahtaya koyarım. Ritme dikkat et: tık, tık, tık, tık… Tıpkı kağıda vurduğum o tarama çizgileri gibi. İncecik, kusursuz ve kararlı. Bir yemeği pişirmekle bir portreyi çizmek arasında zerre kadar fark yoktur benim gözümde. İkisinde de malzemeye saygı duyacaksın. Patatesi hoyratça doğrayamazsın, tıpkı bir insanın yanağındaki o yumuşak gölgeyi sert bir çizgiyle bölemeyeceğin gibi. Malzemenin karakterini anlayacaksın arkadaş, başka yolu yok.
Bu dünyada her şeye bir etiket yapıştırmaya pek meraklıyız. “Sanatçı”, “aşçı”, “yazar”… Geçiniz bunları. Bu etiketler, insanın kendi çiğliğini örtmek için kullandığı fiyakalı perdelerden başka bir şey değil. Benim dünyamda insan ikiye ayrılır: İçinde o kutsal vicdanı taşıyanlar ve taşımayanlar. Bizim kapımız, içinden kötülük geçmeyen herkese sonuna kadar açık. Masamıza herkes oturabilir; yeter ki faşist olmasın, vicdansız olmasın, aptallığıyla dünyayı kirletmesin. Geri kalan kim varsa başımızın üstünde yeri var. Hepimiz bir yerde, birilerine göre “öteki” değil miyiz zaten? Berlin’in ortasında Türkçe konuştuğumda ben ötekiyim, memlekete dönüp de farklı düşündüğümde yine öteki. Ama ne güzel şeydir o ötekilik! Bize benzemeyenin hikayesini merak etmediğimiz an, o kalemi de o bıçağı da çöpe atalım gitsin.
Gel gelelim şu modern zamanların “alet” çılgınlığına. Adam gidiyor, dünyanın parasını verip en pahalı tabletleri alıyor. Sanıyor ki o tablet onu bir gecede Rembrandt yapacak. Ya da mutfağa giriyor, bin avroluk bakır tencerelerle hava atıyor ama daha bir menemeni suyuyla, tuzuyla kıvamında pişirmeyi beceremiyor. Ulan, o bakır tencere kendi kendine mi pişirecek o yemeği? O tablet kendi kendine mi çizecek o bakışı? Ruh yoksa, teknik sadece bir gösterişten ibarettir. Bak sana çizgiyle ve yemekle geçen ömrümden süzülen birkaç altın kural yazayım da kulağına küpe olsun:
- Gözlem her şeydir: Bir insanın yüzüne bakarken de, bir balığın tazeliğini kontrol ederken de gözünle değil, zihninle bakacaksın. Detayları kaçırırsan, gerçeği de kaçırırsın.
- Sabır en büyük erdemdir: İyi bir et yemeği kısık ateşte saatlerce demlenerek pişer. İyi bir portre de aceleye gelmez; o çizgilerin kağıda sinmesi, karakterin ortaya çıkması zaman ister. Acele edersen elinde kalan sadece çiğ bir et veya ruhsuz bir karalama olur.
- Hatalarını kucakla: Kağıt üzerinde kaçan bir çizgi bazen o portreye en büyük karakteri kazandırır. Yemekte de öyledir; bazen yanlışlıkla fazla kaçırdığın bir baharat, seni bambaşka bir lezzet keşfine götürür. Kusursuzluk sıkıcıdır, hayatın kendisi gibi biraz yamuk yumuk olmak iyidir.
İşte böyle sevgili dostum. Hayat zikzaklar çizerek akar gider. Önemli olan o zikzakların arasında kendi dengeni bulabilmektir. Ben bugün kırk yıllık o çizgilerimle, mutfağımdaki o kaynayan tencerenin buğusuyla kendimi tamamlıyorum. Elime ne geçerse geçsin, ister bir parça kömür ister eski bir tahta kaşık, biliyorum ki o aletin arkasındaki el hep aynı kalacak. O el, insana dokunmaktan vazgeçmeyecek. O yüzden sen de bırak o elindeki yapay dünyaları da biraz gerçek hayata dokun. Git bir insanın yüzündeki o derin çizgileri oku ya da mutfağa girip sevdiklerin için eli yüzü düzgün, yürekten kopan bir çorba kaynat.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.
