
Geçen gün metroda tam karşıma oturan birine diktim gözlerimi. Hayır, terbiyesizlik ya da röntgencilik değil benimki, tamamen mesleki deformasyon. Kırk yıldır eline her gün kağıt kalem alan bir adamın iflah olmaz göz hastalığı bu. Karşımda oturan genç arkadaş, telefonunun ön kamerasına bakarak yüzünü düzeltiyor, filtreler arasında geziniyor, yanağındaki o nefis sivilce izini yok edip burnunu hokka gibi daraltıyordu. Ekrandaki yüz pürüzsüzleştikçe, o çocuğun ruhu sanki geriye doğru kaçıyor, yerini balmumundan bir oyuncağa bırakıyordu. İçimden avazım çıktığı kadar bağırmak geldi: “Evlat, yapma! O yanağındaki iz senin bu dünyada aldığın bir yaranın, belki de çocukken düştüğün o bisikletin tek şahidi. Neden siliyorsun tarihini?” Tabii bağırmadım, adamı durduk yere metrodan indirmeyelim şimdi (malum, memlekette sinirler zaten gergin).
Kırk yıldır portre çizerim. Binlerce yüz geçti önümden. Berlin’in soğuk metro istasyonlarında titreyen evsizlerden, İstanbul’un şatafatlı salonlarında kasım kasım kasılan kibar takımına kadar her türlü insanı kağıda aktardım. Ve size kırk yıllık tecrübeyle sabit bir gerçeği söyleyeyim: Kusursuz yüz kadar sıkıcı, derinliksiz ve yalan bir şey yoktur. Sanat tarihi boyunca bizi büyüleyen portreleri bir düşünün. Mona Lisa’nın o asimetrik, ne idüğü belirsiz gülüşü olmasa, o hafif tombul ve kaşsız yüzüyle bugün hangimizin umurunda olurdu? Ya da Rembrandt’ın kendi yaşlılığını çizdiği o otoportreler… Adam resmen dökülen etlerini, torbalanmış gözaltlarını, hayatın sillesini yemiş burnunu gururla çarpmış yüzümüze. Çünkü gerçek oradadır, o çatlaklardadır.
Benim bir mottom vardır, buraya gelenler, beni tanıyanlar iyi bilir: “Alet değişir, el değişmez.” Bugün elime bir iPad verirsin onunla çizerim, yarın kömür karası bir füzen verirsin onunla karalarım, öbür gün duvara çiviyle kazırım. Teknoloji geliştikçe araçlar akıllanıyor ama o aracı tutan elin arkasındaki kafa ve yürek değişmedikçe ortaya çıkan şey sadece teknik bir egzersizden ibaret kalır. Dijital ekranın pikselleri arasında kaybolurken de, kağıdın o pürüzlü dokusunu hissederken de aradığım tek bir şey var: İnsanın o kendine has, biricik defosu. Bir portreyi çizmeye başlarken önce o insanın yüzünü görmem ben. Önce omzundaki o görünmez ağırlığı, gözünün kenarına tünemiş o ince hüznü, yani yükünü görürüm. Sonra o yükün yüzde bıraktığı izleri takip eder, burnun kemerine, dudağın kenarındaki o hafif sarkmaya ulaşırım. Portre dediğin şey, biyometrik vesikalık fotoğraf değildir; o insanın bu dünyadaki varoluşunun belgesidir.
Şimdi bazıları çıkıp diyecek ki, “E Demirhan abi, biz aynaya bakınca o kırışıklıkları, lekeleri görmek istemiyoruz, moralimiz bozuluyor.” Güzel kardeşim, moralini bozan şey senin yaşlanman ya da kusurların değil; sana her gün “kusursuz olmalısın” diye dayatan o vahşi endüstri. Sana satmaya çalıştıkları o kremler, o filtreler, o estetik operasyonlar aslında seni sana yabancılaştırmak için var. Bir insanı sevdiğinde onun neresini seversin? Cetvelle çizilmiş gibi duran burnunu mu, yoksa gülerken gözlerinin kenarında oluşan o kazayaklarını mı? Cevabı biliyorsun ama itiraf etmeye cesaretin yok.
Gelin size bir portre çizerken kalemin ucundan dökülen, o hiç yalan söylemeyen detayları listeleyeyim. Bir insanın yüzünü kağıda aktarırken asla gizleyemediği şeyler şunlardır:
- Göz bebeklerinin arkasındaki o donukluk: Dünyanın en iyi gülüşünü takın, eğer ruhun o an orada değilse, o gözler birer cam bilyeden farksız kalır ve kalem bunu hemen yakalar.
- Alındaki o dikey çizgi: Hayat boyu bir şeyleri anlamaya çalışırken, haksızlığa öfkelenirken çatılan o kaşların bıraktığı miras. O çizgi senin şeref madalyandır.
- Omuzların açısı: Yüzün ne kadar dik durursa dursun, boyun ile omuz arasındaki o açı senin hayata karşı ne kadar direndiğini ya da ne kadar teslim olduğunu fısıldar çizerin kulağına.
- Dudak kenarlarının yönü: Hayatı boyunca hınç biriktirmiş birinin ağız kenarları aşağıya doğru öyle bir kilitlenir ki, onu hiçbir tebessüm taklidi yukarı taşıyamaz.
İşte bu yüzden, benim dünyamda herkese yer vardır ama herkes o kapıdan içeri süzülemez. Faşistin, vicdansızın, empati yoksunu aptalların yüzünü çizmem ben. Çünkü onların yüzünde çizecek bir derinlik bulamam; altı boş, arkası karanlık birer duvardır onlar. Geri kalan herkes, mültecisi, sokaktaki kağıt toplayıcısı, aşk acısı çeken genci, ömrünün son demlerini yaşayan ihtiyarı başımın tacıdır. Onlar “öteki” değildir. Aslına bakarsanız, hepimiz birilerine göre biraz “öteki” değil miyiz bu hayatta? Ve ne kadar güzel bir şeydir bu! Farklılıklarımız olmasa, hepimiz o aynı fabrikadan çıkmış plastik bebeklere benzeseydik, bu hayatın, bu sanatın, yediğimiz o güzelim yemeklerin ne tadı kalırdı?
Sanat dediğin şey tam da bu ötekileştirilen, kusurlu sayılan detayların ortasına ışık tutmaktır. Bir portre çizerken aslında karşındakine “Seni görüyorum. Tüm yükünle, acınla, sevincinle ve o yamuk burnunla seni görüyorum ve sen bu halinle çok değerlisin” dersin. O yüzden, eline ne zaman bir fırça, bir kalem ya da sadece bir telefon alsan, o kusursuzluk illüzyonundan biraz uzaklaş. Kendini hırpalama. Yüzündeki her bir çizgi, bu dünyada bıraktığın bir imzanın izidir.
Bak buraya, sana son bir tavsiye: Aynanın karşısına geç ve o çok rahatsız olduğun kusuruna dikkatlice bak. Ona kızmak yerine, onun sana nereden miras kaldığını, hangi yaşanmışlığın ürünü olduğunu hatırla. Çünkü alet değişir, el değişir, devirler değişir ama insanın o muazzam, o hırpalanmış ama hala direnen ruhu asla değişmez.
Hadi bakayım, şimdi usulca dağılın ve mümkünse mısmıl olun
Demirhan.
